Aşk Yolculuğu



Hayatın içinde tüm sancılara rağmen gülümseyen bir çocuk yüzü gibidir sevgi. Tek dileği ilgi ve sadakattir. Kolay değildir içi gülen o gözlerden yaşlar döktürmek. Çok özeldir o gülüşlere yeni gülüşler katan kahraman. Güneşin parlamaktan zevk aldığı günlere gebe bir gelecek hayali kurar. İnsanların tüm ikiyüzlülüğüne rağmen saflığın hayalini kurar. Elinde insanlara umut veren balonlar taşır. Ama iyilik adına sahip olduğu güç kadar kırılgandır o da. Yıkılışı acı vericidir. Ölü bir bedene üşüşen binlerce karıncanın kemirişlerini hissede hissede can çekişir bu sancıyla. Elleri bomboş, yüreği kan içindedir. İşte benim hayatım boyunca ağladı bu güleç çocuk. Gözyaşları hiçbir zaman dinmedi. Güldüremediğim bu çocuk yüzü nedeniyle hiç dinmedi geceleri sancım. Kâbuslarım tükenmedi.


Rüyalar düne aittir ve hayaller de yarına ama hiç güzel bir rüya görmedim ben. Hayal desen onu da kurmakla yetindim hep. Asla gerçekleştiremedim. O gülen çocuk yüzünü karanlıklara kapattım. Bol bol gözyaşı armağan ettim. Başka şeyler, çeşit çeşit güzellikler vermek isterdim, veremedim. Olmadı işte, ne yapayım? Şimdi bol bol çığlık biriktirdim yüreğimde. Sessiz feryatlarım bedenimde çınlıyor durmadan. Artık her damla gözyaşımda bir umudu toprağa veriyorum. Ve daha ardından yas tutmak için bile fırsat kalmadan bir diğerini yitiriyorum. Nasıl bir şeydi, neye benziyordu o gülen çocuk yüzü? Hatırlayamıyorum artık. Öyle çok geçti ki üzerinden. Tamamen bir sis perdesi ardında güzel günler. Özlemim çok büyük aşka karşı. Hep hak etmeyenlere harcadığım duygularımın katiliyim ben. Kendi ellerimle sundum bin bir emekle büyütüp yetiştirdiğim sevgimi o sevdasız kaçaklara. Ben üzerine titrerken, onlar elleriyle boğdular benim bebeğimi. Bile bile katil ruhlara adadığım için masum sevgilerimi, ben en büyük katiliyim tüm güzelliklerin. Bu nedenle de kendimi sonsuza dek yalnızlığa mahkûm etmekteyim. Elden ne gelir ki benim verdiğim mahkûmiyet pek işlemiyor yüreğime. Yine ve yeniden seviyor insanları. İşte sen de bu başkaldırışın içinde yüreğime giren ve talan edenlerdensin.


Zaman zaman aklıma esiyor hayaline dalıyorum. Ya da anılarımın sokaklarında ufak gezintilere çıkıyorum. Her kaldırımında infaza yatırılmış isyan çığlıklarım oluyor. Deste deste karamsarlık biriktirdiğimi fark ediyorum ve sanki onları ben biriktirmemişim gibi şaşırıyorum. “Ne zaman oldu bunlar bu kadar?” diye kendime soruyorum. Yüreğimin tüm kuşlarının havalandığı o uçsuz bucaksız sensizlik saatlerinde yaşama dair hayat mesaimi tüketiyorum. Maaş olarak da bol bol gözyaşı alıyorum. Öylesi çok zenginim ki umursamazca harcıyorum onları. Aynaya baktığımda karşımda dikilen gölge siluete –ki bu benim gölgemmiş- durmadan lanet yağdırıyorum. Avuçlarımda cam kırıkları, havada korkunç bir ağırlık ve yanı başımda yalnızlığımla adeta çırpınarak seni düşlüyorum, aramanı diliyorum defalarca. Asla ama asla aramayacağını bile bile kendime saniyede binlerce bıçak saplayarak bekliyorum. Aslında çaresizliğimin, elimden hiçbir şey gelmediğinin kanıtıdır bu bekleyiş, ama anlamıyorum.


Artık zamanlarda dönüp kendime şöyle bir baktım da ben, gün ışığına küsmüş çiçek gibiyim. Korkularımla, endişelerimle ve hayalinle konuşuyorum geceleri saatler boyunca. Güneş, dünyaya kıydığı nikâhtan sıkılmış gibi ısıtmıyor artık doğru düzgün toprağı. Deniz, sahile darılmış ve alabildiğince geriye çekmiş nicedir hırçın dalgalarını. Bense tüm çaresizliğimi geçirip üzerime, kapına geliyorum. O anda beni buyur mu edeceksin yoksa hiç tereddüt etmeden ve düşünmeden kovacak mısın diye yormadan zihnimi, yollara vuruyorum kendimi. Ayaklarımda sana doğru bitmez yolculuğumdan kalma dermansızlığım, dizlerimde sonsuz heyecanımın titremesi ve yüreğimdeki dipsiz-sonsuz sancıya rağmen cesurca bakıyorum gözbebeklerine. Bir dudak büküşünle kâbusa dönecekken düşlerim, yüreğimi sana mecbur eden kelepçelerimi uzatıyorum sana. Ve tek bir gülüşüne feda edebilecekken ömrümü boşta kalıyor sana uzanan tutuklu sevdam. Yalvar yakar yüreğime aldırış etmeden alıyorum kapından umut bohçamı ve hayal dünyamı. Tüm yıkılmışlığımı da yüklenerek sonsuza dek çarpıp gidiyorum senin dünyanın kapılarını.


Şikâyet etmiyorum, ayrılmış olan yoldan kendi payıma düşen kısmı arşınlıyorum sessiz sedasız. Hayatın doludizgin sevinçle yaşandığı o raydaki trene her zamanki gibi sadece arkasından bakakalmak suretiyle yetişiyorum yine. Sevda denizine yelken açtığım gemilerim yine limansız kaldı unutuluş denizinde. Tek bir kez bile kürek çekecek halim kalmayıncaya kadar çabaladığım yolculuğumda okyanuslar içinde tek başıma olduğumu gördüm yine. Bu yolculuğuma tek şahit ve tek yol arkadaşı akbabalar oldu. Üşüştüler teknemin burnuna, son nefesimin dudaklarım aracılığıyla bedenimi terk edip havaya karışmasını bekliyorlar sulanan ağızlarıyla. “Başaramayacaksın!” diyen kötü niyetli hayat kaçkınları, elimde beyaz bayrakla yenilmişliğimi kabullendiğimi görmeyi bekliyorlar sabırsız bir “Yaşasın!” iştahıyla.


Kasıp kavuran zaman çölüne dönüşen ıssız ve dipsiz bucaksız okyanusumda kendimi anlatacak bir benzetme bulamadan yol alıyorum hâlâ. Karamsarlığın soğuk nefesi yorulmaksızın ensemde. Gözümün görebildiği yere kadar yalnızlık hâkim yollarıma. Hiç batmayan güneş, karanlığın korkunçluğundan koruyor diye bile sevinemiyorum çünkü amansız sıcak beni an be an tüketiyor. Hiçbir bahane avutamıyor beni. “Hangi günahımın bedelini ödüyorum?” diye düşünmeyi bırakalı ömürler geçmiş gibi. Sorgulama gücüm gitgide zayıflıyor. Defalarca aynı yoldan geçip fark etmiyorum, kayboluyorum. Bulamıyorum yolumu. Bir yolum var mıydı benim? Nereye gidiyordum? Ne olacak bana şimdi? Biri bana yardım etsin, ne olur? Tükeniyorum…


Geceyle günün, güneşle ayın kavgasının kızıştığı ve yazık ki sonsuz karanlığın kazandığı o huysuz saatlerde odamda duvarların adeta üzerime geldiğini hissetmeye başladım ve kendimi hiç düşünmeden zanlı sokaklara bıraktım. Sessizce süzüldüm yalnızlık dolu karanlık sokaklarda oradan oraya. Hava soğuktu ama içimin acısı dışımı kavuruyordu. Soğuktan bihaber yürüdüm gece boyu. Kimlerin sokaklarını kullandığımı yürümek için ya da hangi evin kapısında dinlendiğimi bilmeden geceyi tükettim. Gökyüzü kızıla boyanmaya başlamıştı. Tüm o yalnız saatler boyu karanlık güçten düşmüş olmalıydı çünkü yerini yavaş yavaş aydınlığa bırakıyordu. Bense yurtsuz kalmış göçmenler gibi sahil kenarında bir bankta büzülmüş otururken buldum kendimi.

Üzerime sinmiş olan yanık kokusundan birden ben de tiksindim. İçimin sancısı hâlâ geçmemişti ama artık havanın soğuğu iliklerime işleyecek kadar hissedilir olmuştu. O anda bir sağanak başlasa bile ruhumu söndüremezdi asla. Düşlerimde büyüttüğüm aşkı özlüyordum. Özlemi midemde kramp, başımda sancı, gözümde yaş, dilimde şarkı olmuştu.


Gözümün önüne çekilen sis perdesinde birdenbire bir “Geçmiş Kumpanyası” sahnelenmeye başladı. Tüm beceriksiz aşklarımı gördüm yeniden. Tüm saflığım ve sakarlığımla gayet inandırıcı bir oyunculuk sergiliyordum ama hep hüsranla bitiyordu aşk denemelerim. Mutlu sonu bir türlü göremiyordum, ağlamaya başlamıştım. Gördüğüm, hiçbir zaman kendimi kayırmamış olduğumdu. Hep aşka inanmış, kendime kıymışım ve durum şu anda çok açık; parçalanmışım. Gelecek denen zaman dilimi artık gelsin ya da gelmesin pek umurumda değildi. Umutlarımı yüklediğim şahlanan atım en başta dörtnala koşuyordu ama şu günlerde yerinden bile kalkamıyordu nasılsa.

Güneşin karamsarlıktan koyu sarı renge büründüğü bir gündü işte. Sadece kızıyor ama ısıtmıyordu. Yeryüzüyle kavgalıydı ve sırtını dönmüştü sanki. Bense saatlerdir aynı bankta buz kesmiş durumdaydım. Artık gün boyu eskittiğim bu yerden ayrılmak istiyordum ama bu mecali kendimde bulamıyordum. Her zamanki gibi en kolay olan şeyi yaptım: Hayal tutmaya başladım zihin okyanusumdan! Ama hangi hayal takılsa oltama hep bir yanı yaralı, bir köşesi yırtık! Sonunda elimde hiç yeni hayal olmadığını gördüğümde dehşete kapıldım. Düş dünyamı nasıl da tüketmişim meğer! Yine karamsarlık kodesine atıldım ve kendimi bilmez saatler boyu katıksız hapisler yattım…

Derken zamana takıldı aklım bir süre. Aşkı hiç düşünmedim ya da düşünmemiş gibi yaptım. Sanki zaman sürekli koşarcasına tüketmese ömrümüzü daha rahat mı yaşayacaktık hayatımızı? Bu soruya takılı kaldığım anlardan birinde yine karmakarışık aklımın bir arka penceresini açayım size de görün o karışıklığı benimle aynı gözle.

Öyle hızlı geçiyordu ki zaman, ona yetişmek mümkün olmuyordu. Değil insanlar, değil hayat, zamanın temsilcisi akreple yelkovan bile onca çabaya rağmen zamanı yakalayamıyordu. Hiç durmuyor, dinlenmiyordu zaman, hep akıyordu. Saatler dursa, insanlar ölse bile zaman hiç ama hiç durmuyor, tükenmiyordu. En acımasız cellâttan bile kalpsizdir zaman. Neyin telaşıydı bu? Nereye yetişecekti sanki? Bu denli zalim olmasını ona yoksa Tanrı mı emretmişti?


Zaman daima akardı ve daima kendini yaşatırdı insanoğluna. Bu zorunlu işleyiş içinde insan, kendi için yaşarken kendine, dünya için yaşarken de dünyaya sürekli bir şeyler katıyorsa eğer yaşadığına değiyor demekti. Aktif olmalıydı insan dediğin. Pasif olmak doğasına aykırıydı insanın. Yine ne denli hareketli olursan ol her yarışa zaman galip geliyordu ve sonu, başından belli hiçbir yarış insana keyif vermekte başarılı olamıyordu. Doğayı bile ehlileştirmişti ama zamanla başa çıkamamıştı insan yazık ki. Esasen insan, dünyaya eklediği kadar yaşardı. İster incir çekirdeği kadar, isterse dünyalar kadar olsun bir şeyler eklemeliydi insan tükettiğine çünkü ekleyerek yaşamayı bir kere öğrenirse insan dediğin, o zaman artık tüketmiyor sayılırdı. Zamanı yenemese de yaşadığı dünyaya bir iz bırakırdı.


Akıllıca fikirler üretebiliyorum belki hâlâ ama sevdanın yolu oluveriyor birden önümde zamanın yolu. Şimdi yine trajedi ve dram bir arada. Sevip de bir türlü sevilmeyen “ben” ise başroldeyim yine...


Eylül 2020


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube