AĞIZ TADIYLA SEVİŞEMEDİK

En son güncellendiği tarih: May 6


Toplum olarak kadına bakış açımızın hastalıklı olduğunu düşünüyorum. Lafa pat diye girdim, çünkü burada okuyacaklarınız sosyolog, psikolog, araştırmacı, kısaca bilim insanı görüşü ya da çıkarımı değil. Kendi hayatımda ve yakın çevremde gördüklerimi, internet gazetelerindeki haber yorumlarıyla ve sosyal medya verileriyle birleştirerek vardığım noktayı anlatmak istiyorum. Ve bu nokta tek kelimeyle berbat.

Kadına bakışımız hastalıklı dedim diye, toplumun erkek bireylerine iyi davranıldığı sonucu çıkarılmasın. Onların durumu da umut vermiyor. Zaten ataerkilliğin ilk aşaması kadının değersizleştirilmesiyse, devamında erkeğe karşı acımasızlık gelmesi kaçınılmazdır. Anaerkil tanrıçaların soyunun tükenmesinin ardından insanlığın burnu b*ktan kurtulmadı. “Maderşahi düzen çok mu iyiydi sanki,” derseniz, “Haklısınız,” derim. Yine de okuduğum kitaplardan anladığım kadarıyla boyumuzu aşacak kadar dışkıya batmamıştık en azından.


Yakın Çağ’da yaşıyoruz, bilgisayar çağı, bilim çağı, modern zamanlar, teknoloji devri, ne derseniz. Dünyanın her yeri aynı gelişmişlik düzeyinde değil, hiçbir zaman da olmadı. Bir yerde ‘coğrafya kaderdir’ hipotezi doğrulanıyor. Ama ne acıdır ki en gelişmiş gördüğümüz toplumlarda bile kadına yönelik şiddet ortadan kalkmış değil. Taciz, tecavüz, iş hayatında adaletsizlik, mobbing, duygusal ve fiziksel şiddet istatistiklerine baktığımızda, kadın dünyanın hiçbir yerinde tam anlamıyla güvende değil. “Kadın” diyerek genelliyorum ancak bu kategoriye çocukları ve LGBTI+ bireyleri de eklemek gerekli. Pedofili, ensest, homofobi ve benzerleri her toplumda ama az ama çok oranda var. Evet, modern ülkelerde caydırıcı cezalar ve eğitim politikalarıyla sınırlar daraltılabiliyor. Ne kadar etkili oldukları ya da ne kadar geliştirilmeleri gerektiği tartışmaya açık. Mesela çağdaş gördüğümüz bazı batılılar seks turizmine bayılıyor olabilir. Çocuğunuzun en yakın arkadaşının ebeveyninin, yirmi yıllık kapı komşunuzun, senelik izninde Uzak Doğu ülkelerindeki bedeni sömürülen çocukları ziyaret ettiğini düşünsenize! Kimsenin alnında sapık yazmıyor, nereden bileceksiniz? Çocuk ve seks işçisi kelimelerini yan yana getirmeye benim dilim de yüreğim de varmıyor, o yüzden ‘coğrafya kaderdir’e dönüp yaşadığımız ülkeye bakıyorum.


Kâğıt üzerinde kadın-erkek eşit. Ama sadece kâğıt üzerinde. Yaşadığımız hayata baktığımızda eşitsizlikleri çok net görüyoruz. Bazı konulara girmek haddime olmadığından sadece sosyal hayata değinmek istiyorum. Nereden başlasam, nasıl anlatsam… Neresinden tutsam elimde kalıyor. Ülkenin kırsal kesimine baksanız, kadın hala ikinci sınıf vatandaş, alınıp satılan mal, kuluçka makinesi, ucuz işçi. Kentleşmiş kesime baksak, görüntüde çalışıyor, aktif, ailede söz sahibi, bağımsız. Şöyle bir içeriye girince, kırsaldan tek farkının maaş olduğu anlaşılıyor. Toplum, erkek bireylerinden sadece çalışıp para kazanmasını bekliyor. (Gerçi Z kuşağının başlangıcı 1995 yılı sonrasında doğanlarda bu kural geçerliliğini yitirmeye başladı. Z kuşağı önceki nesil gibi, yani Y ağabeyleri ve babaları gibi “Evli adamım, çoluğum çocuğum var benim,” demeden, sonunu düşünmeden pat diye işi bırakıyor, evde oturmaktan gocunmuyor.) Eğer erkek evini geçindirecek kadar kazanamıyorsa hesabını bilmediği için evin hanımı suçlanıyor, “Ne yapsın adam, çalıp çırpsın mı?” deniliyor. Herkes namusuyla çalışsın, harama göz dikmesin de aynı adam yumruğunu masaya vurup “Ben karımı çalıştırmam!” demesini biliyor, buyur buradan yak. (Bu adamı unutmayın, az sonra tekrar bahsini açıp kin kusacağım.)


Evin erkeği eve geldiğinde ziyafet sofrası bekliyor, eline TV kumandasını alıp günün yorgunluğunu atıyor, evin çocuğu “Çişim geldi, susadım, acıktım, korktum, üşüdüm” diye gecede beş kez anneyi uyandırdığında uykusuna devam ediyor. Kimse “Şu çocuğun bezini bir kez de sen değiştir, temizliğin ucundan tut, bulaşıkları makineye yerleştir be adam,” demiyor. Evin hanımı için “Çocuktan sonra kendini çok saldı, kiloları vermedi, saçı başı hep dağınık,” diyen diyene. Kadınlar hem çocuk hem kariyer yapmak, üstelik evini temiz ve düzenli tutmak, eşini ihmal etmemek, sürekli güzel ve bakımlı olmakla yükümlü. Erkekler için hiç böyle hedefler belirlenmemiş, adam pantolonlara sığmayan göbeğini kaşıyarak sanki marifetmiş gibi “Yumurta bile kıramam,” diye gevrek gevrek gülüyor, çocuğunun ayakkabı numarasından habersiz, en fazla alışveriş için kredi kartını verip geçiyor.


Henüz evlilik kurumuna adımını atmamış genç tayfanınsa hali daha beter. Aileleri tarafından kendi ayakları üzerinde duracak şekilde ve güzel ahlakla yetiştirilmiş ender arkadaşları tenzih ederek konuşuyorum, yazıda bahsedilenler bu grubun dışında kalan çoğunluk. Kızların artık sıtkı mı sıyrıldı yoksa gelinlerin tatlı telaşına mı kapıldılar bilmiyorum. Zengin adam bulma derdine düşmüşler. Twitter’da akıllara ziyan isteklerin sıralandığı “Böyle beyler gelsin, istesin beni babamdan,” postlarına rastlamadığım gün kına yakacağım. Engelle engelle bitmiyorlar, kaldı ki çok takipçisi olan ya da çok hesabı takip eden biri değilim.


Gelmek istemiyorum ama kızlara laf ettikten sonra erkekleri konuşmamak haksızlık olur. Yine nadir bulunan iyi aile çocuklarını ayrı tuttuğumu belirteyim. Kalanları tek kategoride anlatmak imkânsız, en itici tipleri sıralayıp geçeceğim.


Bir grup, “Kızlar, şöyle giyinmek/olmak çok mu zor”cular. Genellikle paylaştıkları gönderide bir ya da birkaç adet aşırı makyajlı, estetikli, dekolte giyimli, güzel kız olur. Kız arkadaşları ya da eşleri o eteği giyse cinayet işleyecek adamlar, kadınlara moda ve güzellik dersi veriyor. Söz konusu makyaj malzemelerinin ya da estetik cerrahinin maliyetini bilmeyen bu arkadaşların sayı saymayı bilmediğini ya da hiç dayak yemediğini düşünüyorum. Kendilerini Dante’nin Araf’ına yolluyorum, hala eğitilebileceklerine dair inancım var. Belki hayat onlara birkaç sembolik tokat çarptıktan sonra.


Az önce bahsettiğim aklı havada tayfanın daha fenası “Bu kadınsa, siz nesiniz”ciler. Yine bol fotoşoplu, şuh ablaların kullanıldığı resimlerle paylaşılan gönderilere rastladığım zaman, eğer sahibinin eğitilebilir olduğunu düşünüyorsam, ruh halime göre Yiğit Özgür’den alıntı yaparak “Un kurabiyesi,” ya da Sheldon Cooper maskesiyle “İki kromozom farkla patates olmayı kaçırmışsın, patates olman daha iyiydi,” diyorum. Eğer bu çabaya değmeyeceğinden eminsem, altında yorum yapanlarla beraber engelliyorum. Kadını kadın yapan şey giyiminden, makyajından, güzelliğinden bağımsızdır. Kızları bir yaşam formuna bağlı göğüsler ve kalça toplamından ibaret gördüğünüz sürece sizinle anlaşamayacağız.


İzmir Marşı’yla Cehennem’in son halkasına göndermek istediğim grup, “Türk kızları gitsin, Rus kızları gelsin”ciler. Bu taleplerinin sebebi öncelikle Rus kadınlarına doğanın geçtiği torpil. Sezar’ın hakkı Sezar’a, topraktan mıdır, iklimden midir, çok güzel ve çekiciler. Bu açıdan bakarsak -hiçbiri Yunan heykeli kıvamında olmadığı halde- isteklerine anlayış gösterebiliriz ama kazın ayağı öyle değil. Tanınmış psikiyatr ve yazar Irvin Yalom’a atfedilen meşhur bir söz vardır: “Her güzel kadının yanında, güzel bir kadını düzmekten sıkılmış bir adam vardır.” Eğer güzellik anlam ifade etseydi Adriana Limalar, Sienna Millerlar, Liz Hurleyler aldatılmazdı.


“Rus kızları gelsin”cilerin ikinci sebebiyse kadınların yataktaki performansı. Rusları öve öve bitiremeyen adamların kaçı güney sahillerindeki tatil yerleri dışında bir Rus dişisinin yanına yaklaşabildi merak ediyorum. Bakın, birlikte olmak değil, karşılıklı oturup konuşmak. Hayattaki tek işleri sevişmek ve votka içmek sandıkları kişiler nasıl insanlardır, ne yer ne içerler, aileye bakışları nedir, neleri severler bilmeden haklarında atıp tutarlar. Başınıza Rus kızı kadar taş düşsün, bakarken ağzınızın suyu akıyor ama eşiniz biraz cüretkâr olsa “Kimden öğrendin bu numaraları sürtük?” diye hesap sorarsınız. Başından evlilik geçmiş kadınları ikinci el sayan, evlenmeden önce ilişkiye girmiş herkesi yollu olarak yaftalayan zihniyetin “Bizimkiler çok nazlı yaaaa,” diyen ağızlarına terlikle vurmak istiyorum. İş evlenmeye gelince ‘El değmemiş, paketi açılmamış, hiç kullanılmamış” isteyip sonra “Türk kızı yatakta kan verir gibi yatıyor,” şikayetlerinizi alıp sol şeritten hızla cehenneme gidiverin bir zahmet. Bütün sevgililerim versin ama karım bakire olsun, türünden görüşlerinize ihtiyacımız yok. Ne biliyorsunuz, belki karşınızdaki kadın da “temiz” erkek istiyor? Kadınları evlenilecek kızlar/ eğlenilecek kızlar diye ayırıp sonra da şikâyet ediyorsunuz. Hem karnım doysun hem pastam dursun numaralarını yemiyoruz, arkadaşça uyarayım.


Son olarak da cehennemde bile yer bulamayacaklara gelip yazıyı bitirelim çünkü eminim buraya kadar okuduysanız siz de benim gibi sinirlenmişsinizdir. Hani, unutmayın dediğim “Ben karımı çalıştırmam, ben falancanın karısı çalışıyormuş dedirtmem, ben karı parası yiyecek adam mıyım”cılar var ya, işte onlar. Bazı insanlar aileden öyle görmüştür, öyle yetiştirilmiştir. Onun gözünde erkek evin geçimini sağlar, kadın da düzenini. Çocuklarla genelde kadın ilgilense de, adam arada eşinin gönlünü eder, çocuklarını eyler, evlilik ölüm onları ayırıncaya kadar sürer. Bu tarz evliliğin kendi içinde sorunları olabilir ama tarafların seçimidir, nasıl başa çıkacaklarını onlar belirler. Hoş görülemez ve affedilemez olan, evliliğe böyle başlayıp, sıkılınca “Nafaka zulümdür,” diyenler. “Altı aylık evlilik için hayat boyu nafaka mı ödenir?” isyanlarınızı oturup salim kafayla düşünün. “O kadın ne yapacak, nasıl yaşayacak?” dersek “Ailesinin evine dönsün, çalışsın, kimseye muhtaç olmasın,” cevabını alıyoruz. Elbette insanlık onuruna aykırı bir durum nafaka talebi ama kendinizi onların yerine koyun. Aileniz sizi evlenip eş ve anne olmanız için yetiştirmiş, tek başınıza hayatınızı idame ettirebilmeniz için değil. Hiç çalışmamışsınız, çalışma ihtimali bile yakınınıza uğramamış. Gelinlikle girdiğiniz evden kefenle çıkacağınız kazınmış kafanıza. Üstelik toplumun dul kadına bakışı belli. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?


Genç arkadaşlarımla konuyu irdelediğimde komik cevaplar alıyorum. Öncelikle, daha ortada evlilik yokken nafakayı düşünüyorsanız evlenmeyin zaten. Sürekli kadınların içten pazarlıklı, çıkarcı, kötü niyetli olduğunu duyuyorum onlardan. Ecnebilerin ‘gold digger’ dediği zengin koca avcılarını örnek veriyorlar. İyi de birader, o kadınlar asgari ücretle çalışan mavi yakalı işçileri ya da devlet memurlarını hedef almıyor ki. Senin vereceğin 250.-Tl için mi evlenip boşanacak? Çok kazanıyorsan ya da aileden zenginsen “Beni mi seviyor, paramı mı” şüphesinin çözümü evlilik sözleşmesi yapmaktır, nedir yani, notere gitmeye bakar. Kaldı ki böylelerini ayırt etmek zor değildir, gözlerin o kadar kör, kulakların seni uyaran aileni duymayacak kadar sağırsa, sana müstahak zaten, beter ol.

Asabiyetim daha fazla tırmanıp da ağzımı iyice bozmadan yazımı söz ve müziği Sezen Aksu’ya ait bir şarkıyla bitiriyorum. “Yapmıyoruz size nikah-mikah, talim terbiyeye şikâyet edin.

İade-i itibar istiyoruz beyler, kavgaysa kavga, buyurun gelin.”


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube