AĞITTAN ANITA GİDEN YOL

En son güncellendiği tarih: May 9


Eğer bir gün yolunuz Kapadokya’ya düşerse doya doya gezin doğanın insana armağanı bu güzel memleketi. Peri bacalarına hayran hayran bakın, tarihini dinleyin, yer altı şehrini gezin, derinliklere inin. İnsanoğlunun zulme karşı oluşturduğu şahaserlere hayran kalın, balona binip tur atın gün doğarken. Gün batarken salkım tepesinden uğurlayın güneşi. Avanos’ta çömlek yapıp, asma köprüden yürüyün, Kozaklı’da kaplıcaya girin sonra Hünkâr Hacı Bektaş’ı ziyaret edin. İşte tam ‘’bitti’’ dediğiniz anda bir başka kıymet düşmeli aklınıza. Öyle bir eksiklik ki varmazsanız mezarının başına, etmezseniz bir dua ve anmazsanız bir üstadı aşınız tuzsuz, ayranınız köpüksüz kalır. Tat veren tatlar eksik kalır dimağınızda.


Yıl 2000’lerin başıdır. Bir büyük değer yürür hakkın yanına. Ölmeden önce verir vasiyetini dizelerde. Büyük bir kalabalık eşliğinde omuzlarda değil yüreklerde taşınır kalmak istediği yere. Şöyle yazar o dizelerde:


Ben Ölünce sevenlerim toplansın

Ağlamayıp benim sesim çalsınlar

Dualar etsinler kendi dilimden

Gökyüzüne kızıl ışık salsınlar

Ankara’da yüklesinler dengimi

Berçenek’te başlatmıştım cengimi

Nevşehir’e taşısınlar rengimi

Hacı Bektaş-ı şeyhine dalsınlar.


Vasiyeti emir olur. Taşınır Hacı Bektaş topraklarına. İşte aşağıda anlatacağımız, Hacı Bektaş bağrında son bulan bir ömrün hikayesidir.


Yıl 1940’ların başı. Afşin’in Berçenek köyünde gariban bir aile yaşar. Baba Zeynel köyün ağasına ırgatlık eder. Karısı Döndü dağlardan ot toplar, hamur yoğurup bu otları içine katar. Bu nimetler aş olur Cırık ailesine. İşte bu gariban aileye doğar kahramanımız. Kıymeti yüce bir erkek evlattır. Yıllar önce ölen büyük amcanın adını verirler: ŞERİF.


Yıllar su gibi geçer. Şerif büyür okul çağına erişir. Köyde okul yoktur. Aile de Elbistan’ın bir köyünde açılan Kuran kursuna verirler onu. Şerif burada başarılıdır. Kuran’ı ezberler, Arapçayı öğrenir. Aradan birkaç yıl geçer ve Berçenek’e ilkokul açılır. Tası tarağı, yorganı yastığı toplayıp köyündeki okula gelip kaydolur. Okulu iyi bir derece ile bitirip mezun olur.


Okul yıllarında bazı günler babası, Şerif’i elinden tutup ilçeye götürür. İlgisini çekecek onca şey varken gözü üniformaları ile gezen astsubay okulu öğrencilerine takılır. Hayran kalır onlara. İçinde çakan kıvılcım ‘’Büyüyüp asker olacağım hayallerinde tutuşur. Okurken açar babasına astsubay olmak tutkusunu. Zeynel Efendi destekler oğlunu. Bir başka titrer içi. Tabii bu desteğe karşı babasının ve akrabalarının da ondan küçük bir istekleri vardır. Henüz 10-12 yaşındaki Şerif’ten dayısının kızı ile nişanlanmasını isterler. Kabul eder çocuk.


İlkokuldan sonra Mersin Astsubay Okuluna kaydolur. Hayallerinin yoluna düşmüş bir gençtir o. O yıllarda çocuk gelin Emine de köyde nişanlısının yolunu gözler yıllarca. Okul biter ve bu gençler evlendirilir imam nikahı ile. Henüz yaşları belediye nikahına müsaade etmez çünkü.


Mersin Astsubay Okulunu derece ile bitiren Şerif, Ankara Ordonat Teknikeri Okuluna devam eder. Başarılarını sürdürürse yolu açıktır. Yolun sonu subaylık, en sonu Berçenek’e Paşa olarak dönmektir. Ankara’da iken haber gelir, Emine bir kız dünyaya getirmiştir. Züleyha.


Ama içten içe mutsuzdur Şerif. Çocukken ne olduğunu bilmeden girdiği yol, adeta huzurunu günden güne eritir. Bir gün dayanamaz ve köye mektup yazar. Bu mektupla boşanır Emine’den.


Orduda başarı ile ilerlerken ülkede halkçılık rüzgarları esiyordur. Köylü ve işçi hakları hızla yükselirken pek çok genci de etkiler. Bunlardan biri de bizim Şerif’tir. Hızla subaylığa doğru gittiği bu dönemde hem siyasi düşüncesi hem de mezhebi yüzünden hızlı bir düşüşe geçer ve kısa bir zaman sonra ordudan atılır. Çok sevdiği üniforma artık çok uzağında kalmıştır.


İşsiz güçsüz, Ankara sokaklarında gezerken bir ok saplanır kalbine. 14 yaşında bir İtalyan kızıdır bu okun sahibi. Ailesi vermek istemez kızlarını. Ama hangi gönül ferman dinlemiş ki onlarınki dinlesin? Tutuşurlar el ele, kaçarlar. Yolun sonu Berçenek, Zeynel Efendi’nin evidir. Yine kızın yaşından dolayı belediye nikahı kıyılmaz. Aşkın ateşinde tutuşan bu İtalyan kızı Savina, olur Türk kızı Suna. İmam kıyar nikahlarını, diler bir ömür mutluluk.


Ama polis, jandarma peşindedir Şerif’in. Bir taraftan kız kaçırmak, diğer taraftan askerlik çağının gelmesi sebebiyle aranıyordur. Korkunun yürekte salındığı bu dönemde aşk meyvesini verir. Suna ikiz bebek dünyaya getirir. Adlarını Ferhat ile Şirin koyarlar. Ne de olsa aşkın meyvesi, aşkın simgesi olmalıdır. Aradan biraz daha zaman geçer ve yeni bir meyve açar dallarında. Emrah’tır o meyvenin adı. Artık Şerif dört çocuk babası işsiz bir gençtir. Zamanı çoktan gelen askerlik de kapıyı çalar. Babası Zeynel’e emanet edip göz ağrısı, yürek sızılarını asker ocağına gider.


O askerdeyken, fakirlik kırıp geçirir aileyi. Emrah bebek, hasta olur. Afşin’e doktora giderler. Doktor pek ilgilenmez bu fakirlerle. Gerisin geri düşerler Berçenek yoluna. Bir mektup yazar Zeynel askerdeki oğluna ve anlatır durumu. Yüreği yanar tutuşur Şerif’in ve dudaklarından dökülür sonradan türkü olacak şu dizeler:


Berçenek'ten yaya geldim

Aman doktor bak bebeğe

Beşiğini elden aldım

Aman doktor bak bebeğe

Yıkık yuvam kara yasta

Yalvarırım eşe dosta

Annesi bebekten hasta

Yandım doktor bak bebeğe

Kuru soğan yağsız aşım

Yırtık bağrım açık başım

Bir şey değil vatandaşım

Aman doktor bak bebeğe

Allah için bir merhem çal

Öldürür beni bu vebal

Param yok ceketimi al

Aman doktor bak bebeğe…


Aradan biraz zaman geçer. Garibanlık, fakirlik evi toz duman eder. Şerif askerde, Suna kayınbaba yanındadır. Gençtir, cahildir. Köyden Şerif’in bazı arkadaşları kanına girer ve evden kaçar Suna. Askerden gelir, duyar haberi ama artık elden ne gelir? Çok sevdiği Suna’sı kötü yollara sapmış, pavyonlarda şarkıcılığa başlamıştır.


Köyde yapacak bir şeyi kalmaz. Elinde sazı dilinde sözü düşer Ankara yollarına. Gel zaman git zaman tanışır ‘’koca gözlü Anadolu kadınının’’ ressamı Fikret Otyam ile. O da, Şerif’i Cüneyt Arcayürek ile tanıştırır. Artık sanat dünyasında ayakları daha sağlam basmaktadır. Sazından başka serveti, sözünden başka mirası olmayan Zeynel oğlu Şerif plaklar yapıp konserler verir.


Takvimler 1970’erin başıdır. Yürek yine yangın yeri. Vurulur yine bir dilbere. Kız da boş değildir ama dört çocuklu, başı beladan kurtulmayan adama kim kız verir? Ama hangi zincir bağlamıştır aşkın yollarını? Her şeye rağmen gönül gönüle düşerler bir ömür mutluğa giden yola. Evlenirler Fatma ile. Sanatına Fadime olarak yansır bu sevdanın diğer ucu.


Siyaset ise karışıktır. Asker Süleyman Demirel’i indirir yerine Nihat Erim başbakan olur. İşte o dönemdir Denizleri darağacına götüren. İdamlara yüreği yanar Şerif’in ve sanatını konuşturur. ’’ Erim erim eriyesin, sürüm sürüm sürünesin.’’ diye türkü yakar başbakan Nihat Erim’e. Hemen mahkemeye verilir. 4-5 yıl ile yargılanıyordur. Mahkemede hâkim plağı dinlemek ister. Türküye kaptırır kendini ve kalemi ile tempo tutar. Dayanamaz Şerif bu duruma ve bıyık altından güler. Savcı ve hâkim mahkemeyi aşağıladığını düşünür. Dört- beş yıl hüküm giyecekken Nihat Erim’in ifadesi gelir mahkemeye. Günümüzde bile pek rastlanmayan bir durum vardır ortada. Aynen şöyle demiştir başbakan: ’’Kimse başbakanı sevmeye mecbur değildir. Bu nedenle Şerif Cırık’tan şikayetçi değilim.’’ Her şeye rağmen 10 ay hapis yatmaktan kurtulamaz ozan. Demir parmaklıklar arkasıdır artık yurdu.


Zaman akıp gider ve hapisten çıkan Şerif düşer Sivas yollarına. Çalar Aşık Veysel’in kapısını. Veysel ayağa kalkar. Yanındakiler, gözleri görmez Veysel’i ilk kez bir konuğu ayağa kalkarak karşılarken görüp şaşırırlar. Sorarlar ‘’Kimdir bu?’’ diye. Koca Veysel cevap verir ‘’ Açın kapıyı! Gelen Pir Sultan Abdal’dır.’’ der.


Zamanın Pir Sultan Abdal’ı sanatından dolayı huzur yüzü görmez. Defalarca yargılanır, hapis yatar, defalarca saldırıya uğrar. Öyle ki bir defasında evine bomba atılır. Ev alev alır. Komşular zor yetişirler. Çok şükür ki tüm aile çoluk çocuk sağ salim kurtulmuşlardır. Ama sanata dair tüm anılar, ödüller kül olmuştur bu yangında.

Pek çok kez zor kurtulur Azrail’in elinden. Maalesef ki 2002 yılında koparıp almıştır hayat onu bizden. Geride pek çok kitap, pek çok türkü, pek çok eser bırakmıştır bu mahzun ozan.


Pek çok eserinin içinden, dilimizde en çok yer edinen ‘’İşte gidiyorum çeşmi siyahım’’ türküsü olmuştur. Asıl adı Şerif Cırık, bizim bildiğimiz adı ile Mahzuni Şerif vasiyet ettiği gibi şimdi Kapadokya’da, Hacı Bektaş’ın koynunda yatmaktadır. Olur da Kapadokya’ya düşerse yolunuz, listenize büyük ozanın kabrini eklemeyi sakın unutmayın.


Sevgi, saygı, hoşgörü ile kalın.

Hoşça kalın…


Okuyucuya not: Mahzuni Şerif – Çeşmi Siyahım ( yazının sonunda büyük ozanın anısına dinleyin bu türküyü)


Editör: Burçin Kahraman


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube