AÇMAYIN DEDELER ÇIKABİLİR


Koronavirüs nedeniyle kâbus görmekten bir hal olmuş halk son günlerde iyice balataları sıyırma aşamasına geldi. Hepimiz maskeyle yatıp eldivenle kalkıyor, dezenfektanla sildiğimiz parkelere kolonya döküp her türlü alkollü temizleyiciyle banyo yapıyoruz. Hani neredeyse evin her noktasına benzini basıp kibriti çakacağız ki mikrobu kırılsın. Alkolü içip kolonyayı tıraştan sonra yüzümüze mi sürüyorduk yoksa tam tersi mi, karıştırdık. Çamaşır suyu koklamaktan ciğerimiz soldu, el yıkamaktan derimiz köseleye döndü ama içimiz rahat değil hâlâ.


Aldığımız haberler gün geçtikçe daha çok iç karartıyor. Dijital çağda yaşıyoruz, dünyanın öbür ucundaki haber saniyesinde ekranlarımızda. Üstüne bir de kötü niyetli gönderiler yayıldıkça delirmemek işten değil. Sanki bir çeşit simülasyonun içindeyiz de bölüm sonu canavarıyla karşılaşmışız gibi hissediyorum kendimi. Bu turu bitirince iki-üç tur rahat edeceğiz, sonra daha büyük bir canavar çıkacak. Tabii bütün canlarımızı burada harcamazsak.


Her gün sayfa sayfa okuduktan sonra gerçekliği kesin bilgilere ulaştık. Artık az çok ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Bağışıklığımızı güçlü tutacağız, ellerimizi sık sık yıkayıp yüzümüze dokunmayacağız, kalabalık ortamlara girmeyeceğiz, mümkünse evimizden çıkmayacağız. İşte orada mantarlıyoruz çünkü evimizden çıkmak zorundayız. Okullar uzaktan eğitime geçti, şirketler evden çalışmaya. Ancak her işletmede böyle bir imkân yok. AVMler, restoranlar, zincir mağazalar teker teker kepenk kapattı ama mavi yakalı işçiler çalışmaya devam ediyor. Marketler, eczaneler, medikaller, küçük esnaf hep açık. Toplu taşıma araçlarına bindiğinizde maskeli, eldivenli, önlüklü insan görmeyi kanıksadık. Dışarı çıkmak zorunda olan bir şekilde önlemini alıyor.


Gel gelelim bu kurallar dedelere işlemiyor. Bir sağlık çalışanı olarak evde kalmam mümkün değil. Sonuçta marketleri bile kapatabilirsiniz, bir haftada kimse açlıktan ölmez ama eczaneleri kapatamazsınız, insülinle yaşayan insanlar için ölüm fermanı çıkarmak gibidir bu. Ya da yüksek tansiyon hastaları için. Sağlık sorunlarını çoğaltabilirsiniz, değil bir hafta, bir gün ilaçlarına ulaşamasa ciddi problem yaşayacak yüzlerce insan var.

Hal böyleyken eczane açık olacak, ben de işimin başında olacağım ama dedeleri ne yapacağız? TVlerden bangır bangır altmış yaş üstünün en riskli grup olduğu anlatıladursun, dedeler sabah erken saatlerde maskesiz, eldivensiz sokağa çıkmaya devam ediyor. Evde canları sıkıldığı için dolaşmaya çıkıyorlar, hatta abartmıyorum spor olsun diye eczaneye gelen var. Hastaneler ve aile sağlığı merkezlerinden sonra en tehlikeli yer! Gelen yaşlılara “Gözünüzü seveyim çıkmayın evden, biri bize bulaştırsa siz de bizden kapacaksınız virüsü,” demekten dilimizde tüy bitti. Anne-babamıza, eşimize, çocuğumuza bulaştıracağız diye korkuyoruz zaten, bir de zaten hasta olduğu için eczaneye gelenlere bulaştırırsak koronadan değil, vicdan azabından öleceğiz.


Haber yapmak için yaşlı amca kovalayan gazeteciler mikrofon uzattığında aldığımız cevaplar saç baş yolduran cinsten. Hepsini geçip en orijinalini yazıyorum: Çıkmayıp ne yapalım, evde bulaşık mı yıkayalım? Amcam ev işlerini öyle bir noktaya koymuş ki bulaşıklar gözüne ölümcül mikroplardan daha korkunç görünüyor. Şimdi diyeceksiniz, millet can derdinde, sen feminizme giriyorsun ama elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin, kuşaklardır “Kadının yeri evidir,” diye eşlerini eve kapatmış adamların bir hafta bile içerde duramaması çok ironik değil mi? Kadınların okumasını istemediniz, çalışmasını istemediniz, gezip tozmasını hiç istemediniz. Eşlerinizi ev işleri ve çocuk bakımını bahane ederek evlere hapsettiniz, şimdi de o hapishaneyi paylaşmak zorunda kalınca şikâyet ediyorsunuz. Nasıldı o söz? Marula gelince kıpır kıpır, satıra gelince meeee.


Sosyal medyada dolaşırken bu dedelerin durumu için “Evlerinde istenmiyorlar, bir yaşam alanları yok, o yüzden dışarı çıkıyorlar,” yorumu gördüm. Bir yere kadar doğru tespit.


Kadınlar iş gücüne katılmayıp toplumda yer edinemedikleri için evlerini fazla sahipleniyorlar. Gün boyu çalışan eşleri evde kaldığında da haliyle rahatları bozuluyor. Şaka yollu eşine sürekli “Ölene kadar çalışacaksın, yok sana emeklilik, sen her şeye karışıp beni deli edersin,” diyen biri olarak bu teyzeleri çok iyi anlıyorum. İstedikleri gibi at koşturacakları tek yer evleriyken huysuz ihtiyarları yanlarında istemiyor, olağan üstü duruma rağmen konfor alanlarını paylaşmayarak bencillik ediyorlar. Ancak buradan sonrası tamamen dedelerin suçu. Zamanında kendi alanlarını oluşturmadıkları, bir işin ucundan tutmadıkları, sürekli hizmet bekledikleri için kendi düşen ağlamaz durumu var. Gençliklerinde bütün gün çalıştıkları için hiçbir şeye el sürmüyor, çocuklarına bakmıyorlar. Hadi o konuda haklılar, eve ekmek getirmek kolay iş değil. Ama aynı düzen emekli olunca da sürüyor. Çocuklar evlenip yuvadan uçuyor, sonra torunlar geliyor, adam hala aynı. Kadın örgü örüyor, torunlarına bakıyor, evi çekip çeviriyor, adam tek başına hastaneye gidip ilaç yazdıramıyor. Yaşlar da ilerlemiş zaten, ihtiyarlıkta kimse kimsenin kahrını çekemez oluyor, başlıyor kavgalar. Kadına evden çıkmak yasak olduğu için adam vuruyor kendini sokaklara. Kahveye gidiyor, camiye gidiyor, otobüse binip amaçsızca gidip geliyor. Sonra #EvdeKal deyince kalamıyor, bağlasan duramıyor. Duramadığı bir şey değil, hastalığı alıp gittiği yerlere, ev halkına, konu komşuya bulaştırma riskini de anlamıyor. Zaten toplum olarak kayışı koparmışız, bir de her taşın altından dedeler çıkıyor.


Sokağa çıkma yasağı ilan edilmediği için biz gençler elimizi taşın altına koymak zorundayız. Artık arkadaşınıza telefon açtırıp “Emniyetten arıyoruz, evden çıkmıyorsunuz, değil mi?” mi dedirtirsiniz, bastonlarını mı saklarsınız, sandalyeye mi bağlarsınız bilemem. Bulun bir yol, tutun evde. Ben anlamam kardeşim, herkes dedesine sahip çıksın.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube