En son güncellendiği tarih: May 9


O berbat şehirden, o kümes kadar evden, o rezil evlilikten kaçmayı başarmıştı. Halbuki ne büyük hayallerle kabul etmişti sevgilisinin teklifini. İlk fedakarlığı şehrini ve işini bırakarak yapmış, yıllarca oradan oraya tayinlerle savrulduklarından ne iş hayatına dönebilmiş ne de düzen kurabilmişti. Üst üste yaptığı düşüklerse tuz biber ekmişti yaralarına. Artık çalışmaya cesareti yoktu, çünkü eğer bebek istiyorsa tüm gebeliğini yatakta geçirmesi zorunluydu. Ha bugün ha yarın derken Sedef’in evlat özlemi hep ötelenmiş, eşiyle arası gittikçe açılmıştı. Durumu toparlamak için çaba göstermemiş değildi, çok uğraşmıştı. Ama olmamıştı. Evliliği kurtarmak için tek taraflı çaba ne zaman yetmişti ki zaten?


Akın’ın ona vermiş olduğu zararı boşanmaktan ilk kez söz açınca tüm netliğiyle kavramıştı Sedef. Görüntüde hiçbir şeye zorlanmamıştı, bütün kararlarını kendi vermişti. Ama dikkatli bakınca, önceden nasıl manipüle edildiğini, her yolun nasıl dönüp dolaşıp eşinin isteğine çıktığını görmüştü. Annesi ve babası, bazen de kardeşleri dışında arayıp soranı yoktu, onlar da ülkenin öbür ucundaydı. Gittikleri şehirlerde hiç uzun kalmadıklarından arkadaş edinememişti. Bir süre sonra uğraşmaktan vazgeçmişti zaten, harcadığı çabaya değmeyecekti. Ki bu da aslında kocasının ince ince kafasına kazıdığı bir düşünceydi. Onu yalnızlığa mahkûm etmişti, uyguladığı duygusal şiddet fiziksel şiddete döndüğünde, yardım edeni olmasın diye. Düşündükçe “İyi ki çocuğumuz olmamış,” diyordu Sedef, “Günahsız bebeğe o cehennemi yaşatmaya hakkım yoktu.”


Sonunda gözünü karartmış, davayı açmış, anne ve babasından yardım istemişti. Ailesinin yanına dönmemişti, Akın’ın tehditleri boş olmayabilirdi sonuçta, onları riske atamazdı. İstanbul’u seçmişti, hem kalabalıkta gözden kaybolmak kolay diye, hem de geniş iş imkanları için. Tanıdıkların desteğiyle iş bulmak beklediğinden kolay olmuştu. Erkek kardeşi nakliye kamyonuyla kapıya dayanıp eşyalarını İstanbul’a taşımış, kız kardeşi eksiklerini tamamlamış, anne ve babası ise evin temizliğini, elektriğini, suyunu halletmişti. Çoğu kadına nasip olmayan bir talihti kucak açmaları. Aile içi şiddete maruz kalan hemcinslerinin çoğu gelinlikle girdiği evden kefenle çıkması gerektiğine inanıldığı için ömür boyu kaderine katlanıyor ya da sığınma evlerinde hayat mücadelesi veriyordu.


Anne ve babası, İstanbul’daki ilk günlerine alışması yanında kalmıştı, onların memlekete döndüğü günün ardından, evinin kapısını ilk kez kendi anahtarıyla açarken, bir yandan da şarkı mırıldanıyordu, yeni bir aşk, yeni bir iş, yine gülecek bir neden lazım. Yıllarca eve kapandıktan sonra çalışmak, mesafeli ve yüzeysel de olsa arkadaşlık kurmak, evine girip çıkarken ayaküstü iki çift laf edebileceği komşular bulmak çok iyi gelmişti Sedef’e.


“Gülecek sebep o evlilikten kurtulmuş olmak, yeni iş de tamam. Geriye yeni bir aşk kaldı ama biraz beklesin.” dedi boş eve doğru. Banyoya girdi, ellerini yıkarken şarkıya devam ediyordu, yeni bir hayat, gerisi bayat, kendime yeni bir ben lazım. Makyajını silerken aynada yüzünü inceledi, saçlarını karıştırdı. “Senden memnunum ama biraz imaj değişikliği fena olmaz sanki,” diye gülümsedi yansımasına. Ferahlamış olarak mutfağa geçip annesinin bıraktığı zeytinyağlılardan birini çıkardı dolaptan, trafik canına okumuştu, yemek ısıtmaya bile mecali yoktu. O arada gözüne babasının bıraktığı küçük rakı takıldı. Alkolle arası hiç iyi olmamıştı ama yarın pazardı, bir kadeh içse zarar gelmezdi.


Mütevazi çilingir sofrasını hazırlamış, cep telefonundan meyhane şarkıları bile açmıştı ki, rakı bardaklarının yerini bilmediği aklına geldi. Alkol kullanmadığı için annesi eline dolanmasın diye kaldırmıştı muhtemelen. Birkaç dolap karıştırdı, vazgeçip çay bardağıyla idare edecekken arkasındaki gömme dolap geldi aklına. Kapı açıkken görünmediği için oraya bakmayı hep unutuyordu.


Bardakları tahmin ettiği gibi buldu. Akşam yemeği ve içli müzik dinleme faslı bitince bir daha ne zaman içerim kim bilir diye bardakları makineye atmak yerine yıkayıp kaldırmaya karar verdi. Dolaba koyarken bir ışıltı gördüğünde camdaki ıslaklık sandı önce. Kurulamak için geri aldı ama zayıf ışıltı hala oradaydı, dolabın en köşesinde belli belirsiz duruyordu. Elini uzattı, her ne ise sıkışmış olmalıydı. Biraz çekiştirip zorlayınca yerinden çıkıverdi, bir yüzüktü bu.


Dolaptan çıkınca, yüzüğün ışıltısı mutfak lambasının altında göz alıcı olmuştu. İnce ince işlenmiş narin bir gümüş halka üzerinde, üçgen kesimli şeffaf bir taştan oluşuyordu. Kuyumcu vitrinlerinde gördüğü tüm mücevherlerden daha berraktı. Evin eski kiracısından kalmış olmalıydı, annesinin olamazdı, çünkü o da Sedef gibi takı kullanmazdı. Taş gerçekse sahibi arayıp sorar diye yüzüğü yatak odasına götürüp baş ucundaki etajere bıraktı. Sonra da ışığı kapatıp yatağa gömüldü.


Sabah, yattığı zamankinden daha yorgun uyandı Sedef. Gece boyu tuhaf rüyaları kovalamaktan huzur bulamamış, ağlayarak uyanmıştı. Suçu alışkın olmadığı içkiye atacaktı ki baş ucunda duran yüzüğe takıldı gözü. “Hep senin yüzünden!” dedi ıslak yanaklarını silerek. Sonra da söylendi, “Hep kendi kendime konuşuyordum zaten, şimdi cansız nesnelerle de konuşmaya başladım, deliliğin hangi aşamasıydı bu?”

Pazar olmasına rağmen emlakçıya ulaşıp eski kiracının telefonunu istedi. Gün içinde birkaç kez arayıp cevap alamayınca mesaj atmış; belki sonra ararlar, yakında oturuyorlarsa işe yerime gelirler, diyerek pazartesi evden çıkarken parmağına geçiriverdi. Haftanın ilk gününe özgü yoğunluktan, öğle yemeği saatine kadar aklına bile gelmemişti yüzük. Yemekhanede iş arkadaşlarından biri görüp de “Hayırdır Sedef?” diye sorunca diğer kızların da ilgisi Sedef’e döndü. “Nişanlandın mı yoksa?” diye dedikoduya başladılar hep beraber. Sedef yüzüğün ona ait olmadığını söyleyince, masada elden ele gezdirip romantik aşk hikayeleri yazmaya başladılar. Sedef, elmasların sonsuz aşk ya da sadakat diye pazarlanmasına rağmen aslında gözyaşlarını simgelediğini, üçgen kesimin ise bilgelik anlamına geldiğini söyleyince, keyifleri kaçtı. Bu kadar incelikli işin romantik amaçlarla yapılmamış olmasına bozularak iade ettiler yüzüğü. Sedef ise elmasları düşünüyordu hâlâ, o anda aklına gelmişti elmasların sertliği sebebiyle tanrılara ait kabul edildiğini. Belki de bilinçaltında saklı kalmış bu bilgiler iki gece boyunca ağlatmıştı Sedef’i.


Akşam evine dönerken, İstanbul’un trafiğinde santim santim giden otobüste başını cama yaslamış dışarıyı izliyordu. Her frende çarptığı başına destek yapmak için elini kaldırınca, yüzüğün üstünde bir leke dikkatini çekti. Hafifçe ovaladı, çıkmadı, daha sert ovaladı, ıslak mendile sildi. Leke inatçıydı. En son tırnağı ile kazımaya başladı. Bir anda bedeninden elektrik akımı geçmiş gibi irkildi. Şaşkınlıkla yüzüğe baktı. Tırnağını aynı noktaya tekrar sürttü. Aynı his geri geldi. Sorun, yaşadığı tuhaf çarpılma anı değildi, o anın zihninde yarattığı yansımaydı. Gerçekten deliriyor muyum yoksa diye korkarak yüzüğü çıkarıp çantasına attı. Gözlerini kapatıp sakinleşmeye çalıştı yolun kalanı boyunca.

***

Okul tuvaletinde arkadaşıyla hararetli bir sohbetin içindeydi...

Kazıkta yakılan bir kadını izliyordu…

Yıpranmış bir mektubu yırtıyordu…

Sevgilisinin kollarında, yataktaydı…

Bir tabancayı şakağına dayayıp tetiğe basıyordu ama silah ateş almıyordu…

Bütün sınıfla birlikte ağlayan bir kıza gülüyordu…

Sevinçten eli titreyerek nikah defterini imzalıyordu…

“Sakın dışarı çıkma!” diyen babasının peşinden koşuyordu…

Parmağı bir ahıra yönelmişti, zırhlı adamlar kılıçlarını çekmiş içeri koşuyordu…

Takım elbiseli bir adamla tokalaşıyordu…

Bir grup saray kadını ile şampanya patlatıyordu…

Yalvaran bir çocuğa “Hayır” cevabını veriyordu…

Fakülte arkadaşına eşek şakası yapıyordu…

Bir adamın küçük bir çocuğu dövdüğünü görüyordu…

“Bana güven” diyen bir kadına sırtını dönüyordu…

Doğruluk mu, cesaret mi oyununda cesareti seçiyordu…

***

Sedef her seferinde başka kişilikteydi. Bazen kadın, bazen erkek, bazen çocuk. İlk başta aklını kaçırdığını sanmıştı, sonra gördüklerinin sanrı değil, anılar olduğuna karar vermişti. Sonuçta kimsenin görmediklerini görüyordu ama kendini peygamber ilan etmiş falan değildi, delirmiş olamazdı henüz. Muhteşem beyaz taşa tırnağını her sürttüğünde farklı anılar geliyordu gözünün önüne. Bazı anılar güzeldi, bazıları hüzünlü. Verecekleri bir mesaj olmalıydı ya da bir öğüt. Gördüğü anıları yorumlayamıyordu, üçgen kesimin işaret ettiği bilgeliğe erişmek için ne yapmalıydı? Ne kadar düşünse de işin içinden çıkamıyordu. Ve rüyalar, bitmek tükenmek bilmeyen rüyalar. Gücü tükenene kadar uğraşsa da ışığa varamadığı rüyalar…


Aradığı cevabı sahilde yaptığı yürüyüş sırasında buldu, kavga eden iki sevgilide. Genç kız, kıskanç sevgilisini sakinleştirmeye çalışırken, Sedef’in aklına yıllardır görmediği arkadaşı Ezgi gelmişti. Neden sırf Akın hoşlanmadığı için dostuyla bir daha görüşmemeyi kabul etmişti? Yaptığı fedakarlığın sevgisinin büyüklüğünü göstereceğini ummuştu. Halbuki verdiği tavizin bedeli, teker teker tüm arkadaşlarından, hatta akrabalarından vazgeçmek olmuştu. Baskıyla ya da kavgayla fikrini kabul ettiremediğinde, arkadaşlarını Sedef’ten soğutmuştu adam. Benim hatam, diye geçirdi içinden, eğer Ezgi meselesinde hayır demiş olsaydım, beni yıllarca ezemeyecekti. Hayattaki ilk büyük hatam, ilk büyük pişmanlığım bu.


Pişmanlık… Sedef’in kafasında ışık o anda yanmıştı işte. Gördüğü anılar yüzüğe kendinden önce dokunan insanların pişmanlıklarıydı! Yüzüğe eli değmiş herkesin hayatını geri dönülemez şekilde değiştiren pişmanlıkların başladığı anlardı! O yüzden güzel görünenler bile acıyla bitiyordu, o yüzden hepsi eksikti, o yüzden hepsi yaralıydı.

Sırrı çözmüştü artık, yüzüğün eski sahipleri gibi göçüp gitme vaktinin geldiğini anlamıştı. Hepsi, önce yabancıların pişmanlıklarını görmüş, sonra kendilerine dönmüştü. Bazıları yaptığı en büyük hatayı bulmuştu, bazıları bulamamıştı. Kaçı sonsuz acıya gömülmüştü? Kaçı huzura varmıştı? Bu bilgiyle ne yapmalıydı? Yaşamının sonuna yaklaştığı için herkesten helallik isteyen ihtiyarlar gibi mi davranmalıydı yoksa görmezden mi gelmeliydi? Aklı mantıksız çıkarımı için isyan ediyordu, kalbiyse tam hayatını sil baştan kurmuşken yolun sonuna gelmiş olmaya. Hâlâ parmağında duran lanetli yüzüğe baktı, çöpe atsa, hiç bulmamış gibi yapsa unutur muydu bu anları?

Evine döndü Sedef, kendi içine kapandı. Gördüklerinin sanrı olmadığına, her imgenin gerçek olduğuna, ömrünün tükendiğine inanmıştı. Hayatındaki kırılma noktasını yakalaması, yeterli olacak mıydı ışığa ulaşmak için yoksa bundan sonrası karanlık mıydı? Sesini son kez duymak için annesini aradı, onu da üzmemek için ağlamadan havadan sudan konuşmayı başardı. Kardeşlerini ise aramaya cesaret edemedi, ikisine de mesaj atmakla yetindi. Hayatında hiç hissetmediği bir çaresizlikle yatağında kıvrılıp gözyaşlarını yastığına akıtırken “Hazırım.” dedi, hazır olmadığı halde. Gözleri yüzüğü bıraktığı başucundaki noktaya kilitlendi. Başı o kadar ağırlaşmıştı ki sanki dünya yıkılmış da altında kalmış gibiydi. Yutkunmaya çalıştı, kapanan gözlerini açık tutmaya çalıştı, ama anlamsızdı, buğulanmıştı dünya. Zihni boşluğa çekilirken gözleri kapandı, artık tek gördüğü elmasın zayıf pırıltısıydı.


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube