9000 SOKAKLI FES’TE KAYBOLMAYA NE DERSİN? FAS (MOROCCO)


Nasıl anlatsam, nereden başlasam bilemiyorum ama tek kelime ile bü-yü-len-dim.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da bir doğum günü klasiği olarak yaş günü hediyem iki ülke gezisi oldu: İspanya ve Fas. Birbirinden keyifli bu iki rotadan beni daha çok etkileyen Fas ile başlamak istedim yazıma.


Her tatilin bende ayrı bir heyecan yarattığını daha önceki yazılarımda paylaşmıştım. Farklı şehirler, farklı tarih, farklı mimariler ve farklı insanlar… Sürekli aydınlanma yaşamak gibi bir şey bu. Gezerken hissettiğiniz huzurun yanında bu serüvenlerin size katacağı mimari, coğrafi ve tarihi bilgiler de hafife alınmayacak kadar önemli ve ufku açar nitelikte.


Gezimizin rotasını daha önce hiç gitmediğimiz bir kıta olan Afrika’ya çevirdik. Böylece Avrupa ve Amerika’dan sonra üçüncü bir kıtayı da keşfetme heyecanını yaşamış olduk. Hazırsanız, şimdi size mistik hikâyelere konu olmuş bir Müslüman ülke olan Fas‘ın Fes şehri ile ilgili gözlemlerimi anlatıyorum.


Okumaya başlamadan önce sizden ricam aşağıdaki videoyu açmanız (ama izlemeyin, ona da sıra gelecek). Gittiğimiz ülkenin yerel enstrümanlarının sesini duyacaksınız ve bu ezgiler okurken kendinizi o şehirde hissettirecek.

Müziği açtıysanız hadi birlikte bu büyülü şehirde kaybolalım...


Simyacı romanında serüvenlerin bir kısmının da geçtiği Tanca şehrinin güneyinde yer alan Fes, Kazablanka’dan sonra Fas’ın nüfus olarak en büyük şehri. İki bölgeden oluşuyor, biri Ville Nouvelle (Yeni Şehir) olarak adlandırılan bölge, diğeri ise etrafı surlarla çevrili (Eski Şehir) olarak adlandırılan Medina bölgesi. İki bölgenin de turistik yerlerini gezmeniz iki ya da üç gününüzü alır ama benim tavsiyem tamamen eski şehir olan Medina’ya zaman ayırmanız.


Hava limanından şehre geçerken ilk önce akşam saatlerinde sayısız kahvehanenin Türkiye’deki gibi açık ve içlerinin dolu olması dikkatimizi çekiyor. İşsizliğin ve ataerkil kültürün tezahürü olabilir diye düşünüyoruz. Çoğu kafe veya kahvehanenin adı Fransızca. Çevrede gördüğümüz her şey - Endülüs, Berberi, Fransız, Kuzey Afrika ve Arap kültürlerinin ilginç bir karışımı - enstantaneler halinde gözümüzün önünden akıp geçiyor, derken kalacağımız otele varıyoruz. Akşam karanlığında da olsa kaldığımız Ville Nouvelle bölgesini sabaha bırakmamak için hemen birkaç sokağını geziyoruz ama çevreden yükselen müthiş yemek kokularına daha fazla dayanamayıp soluğu Fransız ve Endülüs kültürünü bir arada yansıtan şirin bir restoranda alıyoruz. Restoran çalışanları kadar misafirperver iki kedicikle beraber yemeğimizi yiyip tekrar kısa bir kent turunun ardından otele dönüyoruz. Ertesi gün hava aydınlandığında ilk önce yanı başımızdaki içi dışı Fas’ın kültürel ve mimari çizgileriyle uyumlu Fez Garı’nı (Gare de Fèz) ziyaret ettik. Gardan sonra bizi Medina’nın dört bir yanını saran ve yüzyıllar boyu şehri ve kültürü koruyan surlar karşılıyor. Surlardan şehre girmek için sık sık karşılaştığımız sur kapılarının altından geçiyoruz. Surların içine girdiğinizde kendinizi tarihi bir filmin ve masalın içinde buluveriyorsunuz. Yuvarlak ve göğe doğru sivrilen kemerlerle şekillenen kapılar, geçitler sonsuzluğa ve karmaşıklığa giden iç içe geçmiş hikâyeler gibi adeta. Soğuk başlayan gün, öğleye doğru daha sıcak hale gelmeye başlıyor, derken Medina’ya ulaşıyoruz. Tam karşımızda Kral’ın sarayı var ama içeriye girmek mümkün olmadığı için çevreden izlemekle yetiniyoruz. Çünkü saraya yaklaşmak, hatta fotoğraf ve video çekmek bile güvenlik nedeniyle yasak. Bunu fotoğraf çekerken aldığımız uyarıyla anlıyoruz tabii. Alışılmışın dışında Endülüs ve Arap mimarisinin karışımı mütevazı bir saray.


Sarayı geçtikten sonra bizi karanlık, dar, soğuk sokaklar ve sıcak yüzler karşılamaya başlıyor. Yakınlarımızda, eskiden Yahudilerin yaşadığı Mellah Mahallesi var, turist olduğumuzu anlayan bazı esnaf veya kişiler Sinagog’u arıyorsanız şu tarafta diye yol gösteriyorlar. Mellah’ı geziyoruz. Şimdilerde çok az sayıda Yahudi’nin yaşadığı bu mahallenin Medina’dan farklı bir hikâyesi ve mimarisi var. Mutlaka görmelisiniz. Oradan devam ediyoruz, iç içe geçmiş hikâyeler demiştim ya hani, bir sürü kapıdan ve geçitten geçiyoruz, zaman duruyor, gökyüzünü görmediğimiz, imgeler seline kapıldığımız sayısız dükkân, insan profilleri, yollar karşılıyor bizi. İlk Müslüman ülke gezimiz olduğu için mi yoksa Ortadoğu kültürlerinden farklı bir Berberi kültür olduğu için mi bilmiyorum ama daha mütevazı, renklilik ve zenginlik dolu bir kültüre sahip gibi geldi Atlas Dağları’nın yamacındaki bu şehir. Türkiye’deki şehirlerin 40 yıl önceki hali gibi masum görünüyordu. Hatta biraz Mardin’i andırdı diyebilirim.


Şimdi sokaklarında kaybolarak gezdiğimiz Medina’nın en önemli yerlerinden birine, şehri ve insanları besleyen, can damarları olan deri tabakhanelerine geliyoruz. Bizi fark eden bir derici çırağı sizi tabakhanelere götürebilirim, ailemin dükkânı var, oradan tabakhaneleri izleyebilirsiniz diyor. Peşine takılıyoruz, o, hızlı adımlarla önden ilerliyor, bir yandan da başlıyor çevredeki önemli yerleri gösterip anlatmaya, sayısız sokaktan labirent içindeymiş gibi geçiyoruz, sonunda tabakhaneye varıyoruz. Yüzyıllardır aynı usul işlemler gören derilerin imal edilişini görüyoruz. Dünyadaki en eski endüstrilerden birine ev sahipliği yapıyor bu tabakhaneler, renkli kuyular, hayvanların yıkanan ve kurutulan derileri... Buranın tek olumsuz yanı çevreye inanılmaz kötü bir kokunun yayılması. Benim gibi kokuya hassasiyetiniz de varsa burnunuzu tıkamadan durmanız imkânsız. Derilerin işlenme aşamasını izledikten sonra saatlerce deri çantaların, aksesuarların ve eşyaların satıldığı tarihi dükkânları geziyoruz, zaten şehrin geneli bu çarşılardan oluşuyor, biraz Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı’nı andırıyor ama daha büyüğü. Bazı sokaklar rengârenk, bazılarıysa zifiri karanlık, ama hissedilen sadece huzur oluyor, neyin karşınıza çıkacağını bilemiyorsunuz, bazı sokaklarda eşekler, bazı sokaklarda tavuklar, bazı dar sokaklarda ise içinde yüzyıllardır yaşanılan evlerden okul çantaları sırtlarında çıkan çocuklar...


Artık yavaş yavaş hava kararıyor ve gün bitmeden dünyanın ilk üniversitesi kabul edilen Al Karueein (Karaviyyin) Üniversitesi’ne yetişmeye çalışıyoruz. Yerlilerden genç bir delikanlıya yine yolu soruyoruz ve o da diğeri gibi kendisini takip etmemizi söyleyerek önden hızlı hızlı ilerliyor. Şaşırıyoruz, biraz da tedirginlik hissediyoruz, hiçbir çıkarı olmadan güler yüzleriyle sadece yardım eden insan görmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş ve normal olanı yadırgar hale gelmişiz.


Üniversite 859 yılında bu şehirde kurulmuş. Şimdilerde cami olarak kullanılan bu eski medrese (üniversite) Kuzey Afrika’nın en büyük camilerinden biri olarak da biliniyor. Ziyaret etmek isterseniz Müslüman olmanız ve kapalı giyinmeniz yeterli. Tavsiyem eğer bir Müslüman ülkesini ziyaret edecekseniz birçok tarihi güzellikten mahrum kalmamak için çantanızda mutlaka yedek uygun bir kıyafet bulundurmanız. Çünkü ben saçım ve kıyafetim nedeniyle içeriye alınmadım, eşim tek girdi, kapıda onu beklerken görevlilerle camiinin tarihi ile ilgili biraz sohbet ettik. Caminin kütüphanesi yakın tarihte restore edilmiş ve içinde 9. Yüzyıldan kalma Kuran ile birlikte 4000’den fazla el yazması kitap bulunuyormuş. Bazı kaynaklara göre dünyanın halka açık ve aktif kullanılan en eski kütüphanesidir.


Kahve molamızda şöyle bir Fas tarihine göz attım, meğer ne entrikalar dönmüş ülke üzerine. Osmanlı, İspanya, Fransa, Portekiz derken Afrika’nın en batısındaki bu topraklara sefer yapmayan kalmamış neredeyse. Yukarıda da dedim ya, sadece gezmiyoruz, gittiğimiz her ülkenin geçmişiyle dönüyoruz o ülkeden. İkinci Dünya Savaşından sonra Fas, Fransız sömürgesi haline gelmiş. Bu sömürgelik dönemi 1956 yılında Fas’ın bağımsızlığını ilan etmesi ile son bulmuş. Ancak sömürgelik dönemi sonrasında Fransa’nın izleri ülkede hala kültürel olarak güçlü bir şekilde devam ediyor. Bunun sonucu halk, Arapçanın yanı sıra yediden yetmişe Fransızcayı da anadili olarak konuşabiliyor. Hatta İngilizce bilen sayısı oldukça az. Siz ne kadar İngilizce konuşsanız da onlar Fransızca cevap veriyor ve bunun sıkıntısını yaşadığımız yerler de oldu. Fransa’yla birlikte sömürgecilik faaliyetinde bulunan İspanya’nın da etkilerini görebilirsiniz ancak Fransız etkisi kadar fazla değil.


Ülkenin ikinci büyük şehri olmasına rağmen Fes turistik açıdan Marakeş kadar ünlü değil, hatta ben bu tatilden önce böyle bir şehrin varlığından bile haberdar değildim. Adının çok fazla duyulmaması, turistik seyahatler için Marakeş ve Kasablanka kadar ilgi görmemesi nedeniyle şehir henüz orijinalliğini kaybetmemiş ve yüzyıllardır yozlaşmamış. Her ne kadar çağımızın getirdiği etkiler olsa da Ortaçağ yaşam tarzı hala gözlemlenebilir seviyede devam ediyor. Özellikle Medina sokaklarında bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Halkın çoğunlukla yaşlı kesimi yüzyıllardır giyilen pelerinleri giymeye devam ediyor. Paylaştığım fotoğraf ve videolarda çokça örneğini göreceksiniz.

Bu eski şehir yaklaşık 9000 civarında sokağa sahip ve bu sokaklara araç girmesi kesinlikle yasak. Bu yüzden yükler at ve eşeklerle taşınıyor. Tek kişinin bile zar zor sığdığı daracık sokaklarda kaybolmanız an meselesi. Her köşesinden başka gizli bir dünyaya geçiş var sanki. Bir anda kendinizi bambaşka bir ortamda buluveriyorsunuz, açıkçası bu durum benim için çok eğlenceliydi. Her gittiğimiz şehirde kaybolalım, bilmediğimiz sokaklara girelim, şehrin ruhunu ancak o şekilde hissedebiliriz diye düşünürken kadraja eşim elinde GPS’le girer ve gerçeklere döneriz. Ama bir gün olacak inanıyorum…


Yeni şehirde benim ilgimi çeken pek fazla bir şey olmadı. Daha çok Fransız kültürü hâkim gibiydi. Günümüze yakın bir yaşam şekli sürdürülüyor. Yemek kültürü daha çok Arap mutfağını yansıtıyor. Çeşitli ve baharatlı yemekleriyle Türk yemeklerini aratmıyor. Hatta kaldığımız süre boyunca yediğimiz her yemeğin tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Halkın geneli güler yüzlü, gittiğimiz her yerde çok güzel ağırlandık. Kıyafet dışında yeme, içme ve hediyelik eşya fiyatları Avrupa’ya göre daha uygun. Eğer giderseniz deri çanta cüzdan vb. almadan dönmeyin, pişman olursunuz.


Daracık sokakları, taştan, ahşaptan evleri, her dükkândan yükselen farklı enstrüman sesleri, kimisi ezan, kimisi ilahi, kimisi de Fas’ın geleneksel ezgileriyle, tezgâhlarındaki çok eskiden kalma alışılmadık sunumlarıyla Fes bizim için büyülü bir şehir olup çıkıyor. Hiçbir ülkede bu manevi duyguyu tadamayacağımızı düşünerek ikinci günün sonunda ayrılıyoruz buradan.


Okuduklarınızı, duyduklarınızı unutun ve hemen bir tatil planı yapın derim. Yakın tarihte giden olursa bilmek istiyorum. Yaşadıklarınızı ve hissettiklerinizi konuşalım.

Bu yazıda anlattığım her şeyi hazırladığım videoda görebilirsiniz. Tamamen bizim çektiğimiz fotoğraf ve videolardan oluşan kısa Fes turuna video ile devam ettikten sonra umarım aynı duyguları paylaşırız.

Sevgiler.


Editör: Kemal Albayrak




© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube