Öykü Dizisi : 9-8-7-6-5...

En son güncellendiği tarih: May 9


Çağdaş Balıbey // Editör : Burçin Kahraman


"Yapılan son denemenin de ardından Voyager 3'ten gelen teyitlenmiş bilgilere göre yapılan son denemenin de başarısızlıkla sonuçlandığı NASA tarafından tüm dünyaya duyuruldu..."TRT spikerinin yüzünde donuk bir ifadeyle okuduğu haberi, Aksaray -Ortaköy Meslek Yüksek Okulundaki öğrenciler okul kantinine doluşarak ve adım atacak tek bir nokta bırakmayacak şekilde sıkış tepiş bir vaziyette takip ediyorlardı. Öğretim görevlileri ve yardımcı doçentler bile ayakta kalmıştı.

Spiker açıklamaları okurken kantinde bulunanlar cinsiyetleri dışında başka bir bölünmüşlük daha yaşıyordu :Gözleri dolanlar ve tepkisiz kalanlar.Kimsede en ufak bir ses yada en ufak bir hareketlenme yoktu.

"...İnsanlığın son şansı sayılan Voyager 3’ün; yaptığı son nükleer imha denemesinin de başarısızlıkla sonuçlandığını ,14 km çapında olan ve hızı saniyede 10 km olan nikel - demir karışımı "Gezegen Katili" olarak tabir edilen göktaşının sadece küçük bir bölümünü deforme ettiğini üstelik oluşan deformasyonun göktaşının dünyaya ulaşmasına engel olunamayacak derecede yörüngesinde sapma meydana getirdiği belirtiliyordu açıklamada. Donuk gözlerle yeniden ekrana bakan haber sunucusunun artık haberi promterden okumadığı anlamak pek ala da mümkündü. Belli ki o da yayın öncesi alıştırmada son kısımları defalarca kez okumaktan ezberlemişti "... Hatırlanacağı üzere bundan önceki tahmini hesaplara göre devasa meteorun Atlas Okyanusu’nda bulunan İngiltere'ye bağlı Ascension Adası civarına düşmesi beklenirken nükleer bombanın patlaması sonrası meteorun yörünge sapması meydana gelerek Akdeniz'in ..."Başını kaldırarak ucuz spiker numarasıyla karşısında kendini izleyenler ile göz göze gelme hilesini yenilediğinde, okulun kantininden kopuşlar başladı ve ilk kafilenin içinde aslında o yoğun günün hasılatını toplaması gereken kantinci de vardı.

Spiker konuşmasını devam etti "...Akdeniz'in tam ortasına düşeceği NASA tarafından tüm dünyaya duyuruldu!"

Az önce en az iki yüz kişinin olduğu kantinde artık sadece ekrana kitlenmiş ve haber sunucusunun hipnozuna yakalanmış on-onbeş kişi kalmıştı. Masalarda dumanı tüten çayın ve kağıt bardaktaki soğumaya yüz tutmuş , eskiden sıcak çikolata olarak adlandırılan, balçık kıvamına gelmiş tortulu sıcak çikolatalar; renk renk oraletler giden son sahiplerinin ardından öylece soğumaya terk edilmişti.

Yeni dönemde okula kaydını yaptırmış Hakan daha fazla kendini tutamadı ve ortamda hala varlığını gösteren öğretim görevlisine aldırış etmeden "HASİİİKKTTİİİRRR" dedi. Onu tanıyanlar onun bu anlık tepkisine alışkındılar . Daha bu sabah çıkma teklifi ettiği Filiz pek alışık değildi ancak yadırgamadı .Umursamamış da olabilirdi çünkü böyle bir durumda söylenebilecek en güzel söz bazen basit bir küfür olabilir.Bunu herkes gayet iyi bilir.

Hakan az önce diken diken olmuş saçlarını elleriyle kurcalayarak ayağa kalkarken tekrarladı "HAASSSİİKKKTTİİR!" . Suratı cahilliğinin tüm öfkesini taşır gibi kaşlarıyla beraber hırçın bir görünüm kazanmıştı. Etrafta çatacak birilerini aradı ama kimsenin onunla ilgilendiği yoktu. Az önce sıraya girip on dakikada aldığı çayı deli kanın aktığı parmaklarının arasına aldı ,ağzı lehimliymiş gibi tek bir çekişte içti ve sonrasında o da kantinden ayrılanlar kervanına katıldı. Filiz onun gidişini veya kaçtığını ancak birkaç dakika sonra boş sandalyesine baktığında fark edecekti.

Van Allen kuşağından geçtikten sonar, dünyanın yer çekimi etkisine daha fazla kapılacak olan göktaşının şu an için saniyede 10 km hızla ilerleyip Van Allen kuşağını geçtikten sonra hızının iki-buçuk kat daha artarak saniyeda 25 km hızla Dünya'yı vuracağı da bir kez daha tekrarlanırken TV ekranında aniden bir similasyon görüntüsü belirdi. Görüntünün üzerinde ve TRT logosunun hemen yanındaki "National Georapic" logosunun üst üste binmiş haldeki karışmış logosu belki yer küredeki insanların ruh halinin bir yansımasını temsil ediyordu.

Similasyonda Dünya'ya doğru gelen Hovel göktaşının bilgisayar ortamında hazırlanmış görüntüsü vardı ve bu videoyu daha önce defalarca kere izlemiş olmalarına rağmen etkisi hiç değişmeyecekti. Ay'ı 36 derecelik bir sapmayla sıyıran göktaşı ağır ağır ilerleyerek atmosfere giriyordu ve daha önceden belirlenmiş rotasına uyarak atmosferi yarıp geçiyordu. Spikerin sesi video devam ederken yeniden küçük bir ağız şapırtısıyla duyuldu "...Göktaşı Dünya’ya çarptığında atmosferdeki oksijeni saniyeler içinde yakacak ve dünyamız binlerce yıl boyunca Venüs gezegeninin kopyası gibi olacak..." O konuşmaya devam ederken kantindeki öğrencilerin bazılarının gözleri hala orada bulunan yeni atanmış öğretim görevlisi Perihan'a döndü. Onun, bunu söylediğini hatırlamıştı çoğu . Önceki derslerde Hovel’ın defalarca kere muhabbeti geçmişti Bu konunun. "Eğer ki başarısız olursa ve göktaşı durdurulamazsa veya hızı düşülemezse Hovel , Dünya’yı bir mermi gibi delip içine saplanacak..."diye. Gerçi bu onun düşüncesi veya bulduğu bir buluş değildi. Bu sadece okuduğu bir şeydi ama dedikleirnin büyük çoğunluğu artık teyitlenmiş birer bilgi olmuştu.

Herkesin bildiği bir diğer konu ise yaşanamaz bir lav küresine dönüşecek olan mavi kürenin renginin kızıla döneceğiydi. Bunda korkulacak bir şey yoktu. Zira işin o kadarını görecek olanlar dünyanın en şansızları olacaktı. Çünkü dünya nüfusunun büyük çoğunluğu, yaşanan ilk şok dalgasının ardından ölecekti. Kaçmak veya yeraltına sığınaklara saklanmayı düşünmek ancak budalaca bir hareket olarak tabir edilebilirdi. O yüzden ilk dalgada ölümü yakalamak, işi en doğru şekilde yapmak demekti. Belki biraz acı verici olacaktı ama yeryüzünün kırılan her bir noktasından çıkacak mağma ile uğraşmaktan ve diri diri erimekten daha kötü değildi.

Dışarı çıkan öğrencilerin sesleri daha yeni gelmeye başlamıştı.

Dışarıda, camın önünde kırmızı converse giymiş bir öğrencinin hareketliliği fitillendirdiği söylenebilirdi ve onun arkasından koşan beş tanesinin nereye gittiğini tahmin etmek pek de zor değildi. Onlar araç parkına doğru koşarken kantinde kalan son üç öğretim görevlisi, oluşacak ilk yağmayı engellemek adına (araç parkında sadece üçünün aracı vardı) koşarak kantinden ayrıldılar. ‘’Diğerleri oldukça soğuk kanlıydı.’’ diye düşünmek sadece düşüncede kalırdı. Çünkü onlar da en son dışarı çıkan normal zamanda not için yalvardıkları hocalarının peşinden ayrıldılar. Geride sadece televizyona en uzak köşede üstünde gri ve kolları sünmüş triko ceketiyle bir kişi kalmıştı. O da az önce kalkanlarla beraber ayağa kalkmıştı ama sonra onlar gibi yapıp kantinden çıkmak yerine orada kalmayı tercih etmişti.

"...Ekip arkadaşlarımın geneli ailelerinin yanına gittiğinden yayında kalabildiğim süre boyunca sizlere elde edebildiğim görüntüleri ve olayları anlatmaya devam edeceğim..."

TRT spikeri konuşmaya devam ederken o, kantin tezgahının arkasına geçti ve kaynamakta olana çay kazanından demli bir bardak çaya dört şeker attı. Çayını karıştırırken hemen yanında duran ve hala içinde ekmeklerin bulunduğu tost makinasına gözleri kaydı. Çay kaşığını bırakıp hemen tost makinasının çelik , paslanmaz üst gövdesini kaldırarak ucuz sucuğun ve kalitesiz kaşar peynirin bir öğrenciyi nasıl cezbettiğini ispatlarcasına hızla ve çevik bir şekilde tostu çıkardı.Biraz daha geç kalınsa şüphesiz ki tost ekmeği daha da çıtırlaşacaktı.

O tostların üstüne birer parça daha yağ sürerken ; metalin ve ekmeğin birbirine değerken çıkardığı sesle dışarıdaki koşuşturmanın ,çay kazanında kaynayan suyun buharının ve televizyondaki spikerin sesi birbirine karışıyordu. Makinanın üst gövdesinin sertçe kapanmasını engellenmek için konulmuş kompresörlü tutacakları son bir kere daha bastırdı. Sanki her şey ve herkes bu anı bekliyormuş gibi sesler uzaklaşmaya, azalmaya ve yok olmaya başladı. Okul sessizliğe gömülürken o eline aldığı tabağı ile az önce öğrencilerin ve öğretmenlerin terk ettiği masalardan birine oturdu. Bir anda televizyon ekranı siyaha çaldı. Okul koridorları ve kantin bir daha aydınlanmamak üzere karardı...

O, tostundan koca bir parça ısırırken gözleri hala televizyondaydı . Boş ve ışıksız televizyonda...

...


DÜNYA'NIN SON 5 GÜNÜ


"Hovel Göktaşı Dünya'ya yaklaşırken son hac görevi için müslümanlar Arafat Dağı’na tırmandı. Vatikan sözcüsü Noel'in bu yıl 25 Aralık yerine 18 Eylül'de yapılacağını duyurdu. Radyodan gülme efekti karanlık odada tek başına oturan Gökhan'ın yüzünün seğirmesine neden oldu.

Sessizliği severdi ya da yalnız kalmayı ama bu defaki , ölüm sessizliğinden beterdi. Öğrenci evinin bulunduğu MYO' ya yakın ve yol üstündeki evinin dünden bu yana pek çok şeye sahne olmuştu. Ev sahibinin karısı adamı terk etmişti. Sonra adam o giderken peşine takılmıştı ama kadını ikna edememişti. Ardından evine geri dönmüş ve tek bir silah sesinin ardından bir daha evinden çıkmamıştı.

Ardından aynı okulda okuduğu dört sınıf arkadaşı kızı evinin önünden ilçe merkezine çırılçıplak yol alırken görmüştü. Herhangi bir utanma veya sıkılma belirtisi de yoktu ayrıca gayet mutluydular. Halbuki onları o halde görünce başlarına kötü bir şey geldiğini ve o yüzden böyle olduklarını düşünmüştü . Belki de sırf bu yüzden yardımlarına koşma isteği belirmişti içinde ancak gülme seslerini duyunca bundan vazgeçerek pencerenin önünden geçişlerini ve gözden kayboluşlarını izlemişti.

Güzel bir manzaraydı! Güneş altında asfalt yolda yürüyen dört çıplak kız!

"...Bu arada size söylemiş miydim? Bugün radyo sahibimiz olacak dümbük beni kovdu." Gülme sesi efekti bu sefer sadece radyo spikerinden geldi. "Ama gel gör ki radyoda benden başka spiker kalmadığından ve beni kovduktan sonra kendi de kaçtığından yeniden yayına girdim. Muhtemelen de bir daha gelmeyeceği için artık bir radyo sahibiyim. Hem de bu yaşta. Bence beni tebrik etmelisiniz." Bu seferki yaptığı espri Gökhan’ı bile güldürmüştü. ‘’...Size sadece şu kadarını söyleyeyim. Hayatta her insanın bir hedefi vardır..."Sesi artık az önceki kadar neşeli değildi ve oldukça ciddiydi. "...Ben evde, Dünya'ya çarpacak olan göktaşını beklemek yerine , hedefim olan şeyi seçtim: Özgürce yayın yapabilecek bir radyo kurmak… Evet bu benim hayalimdi ve belki önümüzde yaşayacak daha uzun yıllarımız olsaydı bu daha doğru bir şekilde olacaktı..." Kısa bir nefes arası kadar sessizlik oldu "...Size diyecek olduğum şey sadece şu: Artık her şeyin bittiği! Evinizden çıkın, sığınaklarınızdan ya da her nereye saklandıysanız oradan çıkın ve kalan şu dört günlük yaşamınızda bir anlam yakalayın. Yaşamınızda yapmadığınız bir şey kalmasın. Bilmiyorsanız araba kullanmayı öğrenin ya da en yakın havaalanına gidip bir uçak kaçırın. En fazla ne olabilir ki ? Uçağınız çakılır veya kullandığınız araba uçuruma düşer ve siz ölürsünüz. Tıpkı bundan dört gün sonra yapacağınız gibi. Sizi bilmem ama artık ben ölmekten korkmuyorum. Ve evet! Yaşamak da bir şey ifade etmiyor ama Deccal'i beklemektense bu şekilde ölmeyi tercih ederim. Ve evet yine evet kahretsin yine evet, evet, evet! Bu şekilde ölmek veya öleceğini bilmek benim gibi size de korkunç rüyalar gösteriyor. Farkındayım, bunu biliyorum! Son birkaç gündür kiminle konuşsam aynı laf, "Bugün çok kötü bir rüya gördüm!" Hangimiz görmüyoruz ki. Farkındayım çocuklarınız için ağlıyorsunuz , en çok onlara sarılıyorsunuz ve onları kokluyorsunuz. Ama üzülmeyin! Benim gibi inançsız biri bile böyle bir zamanda bir Tanrı’ya ihtiyaç duyup aranırken ve bizim inançlı bir toplum olduğumuzu göz önüne alırsanız. Korkmayın !Bence de bir yaratıcı var !İsmi Allah veya Yehova ya da İsa. Ama var bunu hissediyorum! Unutmayın Tanrı hep çocukları sevmiştir sizinkini de sever! Şimdi eğer ki beni dinlerseniz evinizden çıkın ve havanın kararmış olduğunu umursamadan muhteşem bir dört gün geçirin! Çünkü bunu hak ediyorsunuz..."

Gökhan karanlık caddeye bakan ve sadece ayın aydınlattığı sokağa bir uçtan ufka kadar olan boş kaldırımlarına baktı. Yol üzerindeki ekili şeker pancarı tarlalarının üzerine vuran ay ışığı huzmeleri birkaç gün sonra hiçbiri olmayacaktı. Köşedeki çöp tenekesi, daha bundan birkaç ay önce geceli gündüzlü çalışmalarla yaptıkları eğer ki bulabilseler bir köpek koyacakları köpek kulübesi, hatta ev sahibinin kendi park yeri olmasına rağmen sürekli olarak kendi ön bahçelerine koyduğu arabası …Hepsi ama hepsi birkaç gün sonra yok olacaktı.

Cebinde bulunan ve sessize alıp titreşimde bıraktığı cep telefonun bir anda titreşmesiyle irkildi ! Arayanı tahmin etmesi zor değildi.

Telefonu açmamayı düşündü ancak bu arama marotonunu artık bitirmesi gerekiyordu. Sonra belki ev sahibinin ya da eskiden ev sahibi olan adamın evine gider ve onun kendine yaptığı şeyin aynısını yapardı. Yaşanacak veya görecek başka hiçbir şey yoktu. Aslında çoktu ama bunu yapmaya asla zamanı yetmeyecekti.

Eski model dokunmatik ekran Samsung J7 telefonunun dokunmatik ekranında yanıp sönüp kırmızı ve yeşil renkli çağrı butonunu onaylayıp kulağına dayadı.

Her zamanki gibi ilk onun konuşmasını bekledi.

"Alo"

Kısa bir sessizlik!

"Alo Gökhan!"

Kulağına dayadığı cep telefonunu geri çekti. Tam telefonu o konuşurken yüzüne kapatacakken... Kaldı ki bu yeni yapacağı bir şey sayılmazdı. Daha önceden de kendini arayan adamın yüzüne defalarca kere telefonu kapatmıştı. Bazen sessiz bir kapatışla bazen tartışarak bazen ise onun konuşmasının tam ortasında…

"Oğlum lütfen konuş benimle! Kapatma telefonu..."

Bu yaptığına pişman olacağını biliyordu ama yine de telefonu kulağına götürdü "Alo Baba..."dedi . "Hayır kapatmadım dinliyorum!"

Telefonda orta yaşlı bir adamın seri bir nefes alış sesi hoparlörden duyuldu! "Oğlum!"

Gökhan yutkundu. O, "Oğlum" dediğinde telefonu duvara fırlatmayı bile düşünmüştü.

"Ne yapıyorsun neden telefonlarıma cevap vermedin?"

Telefondaki anlık suskunluğun ardından babası yeniden konuşmaya başladı: "Yanında kim var?"

Tam beklediği soruydu. "Arkadaşlarım...."dedi soluğu tıkanmış gibi.

Manidar bir sesle "Ne iyi arkadaşların var, kıyamete giderken bile ailelerini unutup seni yalnız bırakmıyorlar. Hem de böyle bir zamanda..."

Gökhan o konuşurken pancar tarlaları arasında hareket eden ve yaprakları hareket ettiren bir gölgenin tarlanın ortasında yürüdüğünü fark etti. Belki bir hayal bile olabilirdi. Böylesine bir zamanda kurt dolu şeker pancarı tarlasına ancak bir deli girerdi ve etrafta böyle bir deli görmemişti. Aksaray ahalisinin tamamını saymazsa...

"...Oğlumu yalnız bırakmadıkları için onlara teşekkür etmek isterim acaba onlardan birine telefonu verebilir misin?"

Gökhan telefonu açarken kıstığı radyonun yeniden açtı.

"Anlamadım! Baba burası biraz kalabalıkta..."Telefonu radyonun hoparlörüne yaklaştırdı ve uzaklştırdı "...Bir daha söyleyebilir misin?"

Babası "Gökhan..."dedi. Emredici bir ses tonuyla,

"Efendim baba!"

"Hiçbir zaman benim kadar iyi yalancı olamayacaksın...." Öz eleştiri ve kendini öven bir söz dizisiydi.

"Biliyorum baba kimse hiçbir zaman senin kadar iyi olmayacak o konuda..."Radyonun düğmesine çevirip sesi biraz daha açtı"...Benden ne istiyorsun baba? Vicdanın rahatlatmak için konuşmak mı? Yoksa ne halde olduğumu bilmek mi? Eğer istediğin ne halde olduğumsa merak ettiğin sana söyleyeyim. Şu an..." Gözleri ile hala tarlada dolanan ve şimdi daha da belirginleşmiş bir ruh gibi dolanan karanlık insansı silüetini takip ederken "...Yalnızım, kimse yok! Ne arkadaşım ne de başka bir canlı. Tekim ve böyle olmaktan ilk defa bu kadar mutluyum..."

Babası itiraz etti. " Oğlum ! Eğer ki bana bir şans verirsen seni yanımda görmek istiyorum..."

Gökhan'ın elinden telefonu düşecek gibi oldu. "A-anlamadım?"

Babasını kararlı sesini bir kez daha duymasa aklının karıştığı için böyle bir şeyi aklının kendini kandırmaya çalıştığına yemin edebilirdi. "Evet ! Seni yanımda istiyorum. Gelebilir misin? Yoksa gelip seni alayım mı?"

"Baba sen ciddi misin?"

Net bir ifadeyle "Evet" dedi. "Evet !Seni görmek istiyorum ve seninle konuşmak..."

Gözleri buğulanmıştı ki. Derin bir soluk aldı. Ağzı bir anda kurumuştu ."Ta...Ta...Tamam ben gelirim!" Gözleri ev sahibinin siyah renkli aracına kaydı ay ışığı üstünde garip şekiller yaratıyordu.

"Oğlum" dedi tek nefeste ve ekledi, "Sen gelinceye kadar Damlataş Plajı’nda çadır kampında olacağım..."

"Mutlaka geleceğim"dedi. Elini ağzına götürürken ve birden ne olduysa gözleri kamaşır gibi oldu. Önce şimşek veya yıldırım çarpması sandı tepesinde bir anda yanan tasarruflu ampulün beyaz ışığını .Sonra televizyonun stand-by'den uyanışını izledi ve mutfaktaki eski tip buz dolabının ağır aksak sesini işitti. Bunların hepsi sadece birkaç saniye içinde gerçekleşti. Halbuki bir daha hiç çalışan bir televizyon görebileceğini sanmıyordu ya da gücünü şehir şebekesinden alarak yanan bir lamba...

Kendini biraz tuhaf hissetmişti sanki. Biri şu an kendine bakıyormuş gibi, takip ediliyormuş gibi.... Elektriğin gelmesiyle yanan sokak lambalarının vuran sarı ışığı pancar tarlalarını da aydınlatmıştı ve şu an tarlanın ortasında yürüyen ve az önce sadece bir silüetten ibaret olan kişiyi çok yakından tanıyordu...

Garip hatta tuhaf denilebilecek bir tınıda enteresan bir ses çıkardı ve sesin garipliği belli ki telefonun diğer ucundaki babasını da meraka düşürdüğünden kulağında yeniden onun sesini duydu

"Oğlum bir şey mi oldu?"

"Görüşürüz baba..."dedi ve telaşla telefonu kapattı ve az önce oturduğu koltuğun üzerine attı. Bir hayalet gördüğüne yemin edebilirdi .

O telaşla evden çıkarken. Radyodaki spiker hala konuşmaya devam ediyordu.

"...Sıradaki şarkımız bizi dinlerken kıyamete gidenlere ve beni saatler önce işten kovan patronuma gelsin..." Solo gitarın sesi yükselip evin açık kapısından sokakları , kaldırımları gezinmeye başlarken spikerin buruk sesi yeniden duyuldu "Jeff Buckley söylüyor.Hallelujah .Beni dinlemeye devam edin ya da uçak kaçırmak için en yakındaki havaalanına gidin. Geri döndüğümde size hayata dair bir kaç sır daha vereceğim .Şarkı bitene kadar hoşçakalın..."



1.Bölüm Sonu..






© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube