En son güncellendiği tarih: May 6


Tam olarak 36 yıl 6 aylığım. Kısacası tam 36,5 yaşımdayım diyebilirim. Bu şehirde doğdum ve büyüdüm. Okullarımı burada bitirdim. Kısa yurt içi gezileri ve tatiller dışında şehrin pek dışına çıkmadım bu yaşa dek. Gerek de duymadım. İstediğim her şey burada var. Aile dışında iki el sayısını geçmeyen güzel bir çevrem de var. Gazeteciliği bitirdikten 3 ay sonra yılın 6. ayı ve onun da 5. günü başladım ulusal bir dergide hem yazarlık hem de yöneticilik yapmaya. Adım mı? Bence bilmeyin. Çünkü adımı başka yerde duyduğunuzda beni anımsamanızı istemiyorum. Neden mi? Çünkü herkese karşı kendimi kapattım. Onların kafalarının içine bile. Merak etmeyin yalnızca geçici bir süre ama. Gerçi oldukça geçti üzerinden de. 3 ay 6 gün ve 5 saat...


Geniş bir ailede büyüdüm ve çok sevimli olduğum için sürekli bana sarılırlar, beni kucaklarlar ve mıncırırlardı. Bu da bende sarılmaya karşı bir tutku başlattı. Sarılınca dinginleşiyor ve mutlu oluyordum. O sıcaklığı hissettiğimde yelkenlerim suya iniyor, karşı taraf beni ele geçiriyordu. O anda benden ne dilerseniz dileyin, modunda oluyordum. Sanırım şu an içinde olduğum duruma da bu yüzden geldim.


Yaşadığım birçok özel ilişki sonucu edinilen deneyimler benim için çok öğretici oldu. Ancak içimdeki tutkunun kök nedenini anlayınca, bir süre aynalara dahi bakamadım. Acaba bu nasıl bir saplantıdır, yeryüzünde benden başka var mıdır, diye sorup durdum kendime. Sonra saldım gitti. Benimki zararsız, en azından kendimden başka herkese karşı zararsız bir takıntıydı. Sonunda da ben buyum işte, dedim. Psikoloğum "Önce kendini kabullenmelisin," demişti. Evet, kök neden için çocukluğuma inmemiz gerekti birlikte. Görüşmeler hep ikili olduğu için başlangıçta zorlandığımı söylemeliyim. Üstelik karşı cins bir psikolog olunca açılmam birkaç görüşme sonrası oldu.


Yalnız olmayı sevmeyen ama doğru kişi için kendini bir süreliğine kapatmış biriyim bu günlerde. Bugün itibariyle tam 3 yıl 6 ay 5 gün geçti. Ne tesadüf değil mi? Her şey 3, 6 ve 5 rakamından oluşuyor bugün. Yoksa takıntım daha da mı ilerledi ne? Hani derler ya, "Takıntın neyse etrafında hep onunla ilgili şeyleri görür gözlerin," diye. Belki de ondandır, bilemiyorum. Yürürken bunları anlatmak zor çünkü yavaşlamama neden oluyor ve işe geç kalmak istemediğimden kısa kesiyorum kendimi anlatmayı. İşte bizim dışı camlı içi namlı bina da göründü. Saat tam 08.36.50 … Eyvaaah, koş, koooş!

Allah’ım! Yine tutturamadım şu işe başlama saati olan 08.30’u. Şu lanet olası asansörü de daha hızlı yapamazlar mıydı sanki? İş yerine geliyorum ama bu aptal alet yüzünden bina içinde iyice işe geç kalıyorum. Üstüne bir de güvenlik görevlisi gözlerini bana dikmiş, sanki bir gösteride cambazlık yapıyormuşum gibi izliyor beni. Aah! Ne düşündüğünü biliyorum seni ucube. Neden sürekli yalnız bu? Neden kimseyle yakın olamıyor bu? Deyip duruyorsun. Sen kendi işine baksana. Sana ne insanların yaşamından. Amaaan! Yine kendi kendime yazıp oynamaya başladım. Gidip yüzüne söyleyemeyecek denli üşengecim ve yalnız kalmak istiyorum. Yoksa o gözlerini yuvalarında ters döndürürdüm ben senin. Oh! Sonunda... Hareketli tabut da geldi. Dört çelik kollu tabut.

-Günaydın.

-Hah! Günaydın, iyiyim sağ ol.

- ….?

- Eeee! Ardından nasılsın diye sordun sandım.

-Nasılsın?

- Yanıtını az önce söyledim zaten.

- Peki, tamam.

-…?

Offf! Yine şapşal durumuna düştüm. Bir an önce 25. kata ulaşsa bari tabut. En sinir olduğum durumlardan birisidir, asansörde iki kişi kalmak, üstelik zıt cinslerde olarak. Çünkü, çünkü… Eeeh! Kendime bile söyleyemiyor muyum artık nedir bu ikilem? Aslında hoşlanıyorsun işte. Yerin dar olmasından, es kaza ona değmekten, bazen 4 kişi olunca yüzündeki, boynundaki o sıcaklığın tenime ulaşmasını seviyorum işte. Lanet olsun ki seviyorum. Ama hayır. Kimseyi istemiyorum yaşamımda. İstemiyorsun da ne bu heyecan, kanının hızlanması, libido yükselmesi öyleyse? Daha nereye dek uzak kalabileceksin ki?

-Geldik.

-Efendim?

-25. Kat, senin katın değil mi?

-Ev..evet. Dalmışım. İyi çalışmalar.

-Sana da.

Önce bir elimi yüzümü yıkayıp ateşimi söndüreyim de içeridekilerin o pis belleklerine bulaşmasın görüntüm. İnsanların hiç işleri yokmuş gibi tek başına olan insanların yaşamlarına burunlarını sokmak istemesi ne tuhaf. Neden yani? Size ne! Siz mutluysanız kırın bacağınızı oturun üstüne.

-Günaydın.

-Oooo, yine tutturamadın süreyi.

-Eleştiriye başlamadan önce sen de insan gibi önce günaydın desen de günümü karartmasan nasıl olur?

-Yine soldan kalktın sanırım. Tamam, tamam. Günaydın.

-Artık çok geç. Şimdiden karardı bile gün.

Aah! İşte benim düşlerimdeki çalışma masam. İlkokuldaki sınıf öğretmenimin masası gibi. Tam bir rezillik. Üstünde bir tek dönen dünya eksik. Zımba, kalemlik, boş A4 kağıtlar, Nuh Nebi’den kalma bir bilgisayar, plastik bir çöp kovası ve kirli bir kahve bardağı. Hiç de işe başlama isteği aşılamıyor görüntü. Offf, kahve de kalmamış çekmecede.

-Sabahların güzel ola. Kahveni getirdim.

-Vaay! Sağ olasın. Valla sen de olmasan şu iş yerinde hiçbir şey güzel olmayacak. Ben de tam çekmecede kahve arıyordum.

-Bittiğini bildiğimden ben getirmek istedim.

-Bittiğini nereden biliyorsun?

-Çöpteki boş paketlerin sayısından. Hep 10’luk alırsın. 10’unu da saydım.

-Hee. Çöp fetişi olduğunu bilmiyordum.

-Sıkıcı bir işin olunca kendini nasıl eğlendireceğini bulmak zorundasın. Odacılık da pek eğlenceli değil malum.

-Aklımda tutarım.

-Hadi iyi çalışmalar.

-Sağ ol, sana da fetişcim.

-…!?!?

-Kızma, kızma tamam. Şaka yaptım.

-….

Alındı sanırım. Allah Allah, hem çöplerimi say hem de ben bir şey deyince alın. Şaşılacak bir durum. Neyse şimdi kahveyi içip kendime geleyim bi’ hele.

Kahve benim için vazgeçilmezdir. Ne süre elime bir fincan kahve alsam pencereye yaklaştırırım koltuğumu ve kendi içime dönüp düşünmeye başlarım. Telefondan da çok sevdiğim bir klasik müzik eşliğinde veeee çoktan başladım bile. Konu yine aynıydı. Ben ve yalnızlığım...


Uzun süre önce artık kimseyi yaşamıma almama yargısına vardım. Çünkü sürekli kendimi karşı tarafı mutlu etmeye çalışırken buluyordum ve kendimi ötelemeye başlıyordum. Aslında yalnız kalmayı hiç sevmem ama öyle etrafında onlarca yüzlerce insan olmasını da seven biri değilim. Özelimdeki kişiyi merkeze koyar, etraftaki diğerlerini gelip geçici olarak görürdüm. Ama gel gelelim ki bunun iyi bir tutum olmadığını 3. ilişkimden sonra anladım. Çünkü hep onlar gitti, ben tek kaldım. Çok zor süreçlerden geçtim ama ne demişler deveye diken, insana… Neyse. Uzun süren ilişkiler olmasına rağmen, nasıl oldu da bitti ben de anlamamıştım başta. Sonra dank etti. Kendimi onların kölesi durumuna getiriyordum. Günümüzde eğer sapık değilse kimse bir köleden zevk almaz. Etrafında dönen bir hizmetçi gibi işini gör ama sonra yitip git. İşte bu yüzden artık kimseyi yaşamıma almak istemiyorum çünkü önce kendimi güncellemeliyim. Eski beni geride bırakmalıyım.


Ama işte! Beni içten içe kemiren ve kendi içimdeki duvarlara çarpan o güçlü istek, o gövdenin içinden gürül gürül akan kanın sıcaklığını duyumsama güdüsü yok mu? Hep bunun yüzünden bugün böyleyim. Psikolog sağ olsun bir süre sonra ayrımsadım ki aslında ben o sıcaklığı seviyordum. Onun tutsağı olmuştum. Sarıldığımda, yüzünü yüzüme yaklaştırdığımda, elini tuttuğumda, birlikte duş aldığımda hissettiğim o 36,5 dereceyi seviyordum ben. Kim olduğu önemli olmuyordu bir noktadan sonra. O sıcaklığı veren her beden benim için bir hazineydi.


Belki de kendime 36,5 derecede sabit durabilen bir su tulumu alsam, hatta özel dikim yaptırıp onu insan şekline büründürsem, ya da dur, daha iyisi, şarjlı olsa ve sürekli o sıcaklıkta dursa, ben de istediğim an sarılsam ve kendimi o sıcaklıkta eritsem. Vay be! Akarı yok, kokarı yok. Temiz iş. Hem derdi de olmaz. Gitti gidiyor sıkıntısı yaşamam. Konuşamayız belki ama ben konuşurum o dinler, hiçbir şeye hayır da demez. Bizde belki zor ama Japon bilim adamları yapar bunu. Hatta çok da gerçekçi olur. Kim bilir kaç para tutar? Aylığım buna yetmez ama kredi çekerim. Hop, hop. Yavaşla. Uçtun yine. Hahaha.


Uçtum iyice diyorum ama geçenlerde bir eczaneye gidip ısı ölçer aldım. Sonra eve gelip küveti doldurdum ve 36,5 dereceye gelinceye dek sıcak ve soğuk suyu ayarladım. Ardından ölçüm yaptım ve içine bıraktım kendimi küvetin. Fena değildi ama suya sarılmak olanaksızdı. Kısa sürdü o yüzden zevki de. Böyle ne anılarım var daha. Kurutma makinesini boş çalıştırıp sonra banyonun kapısını kapattığımı ve yine ısı ölçer ile 36,5 dereceye gelene dek bekleyip, kendimi oraya kapattığımı bilirim. Acaba bu saplantı beni hastanede şizofrenlerin kaldığı bölüme düşürür mü ileride? Bir gün sürekli beni izleyen, benimle konuşan birini ortaya çıkarırsa beynim, hiç şaşırmam. Acaba şizofren olanlar gördükleri kişilere dokunabiliyor mudur?


Offf, yine saçmalamaya başladım. Ama güzel bir saçmalamaydı, kabul ediyorum. Şimdilik yine spor salonları, havuzlar, toplu taşımalar ve asansörler bana yeter. Eee, ne yapalım? Paran yoksa güzelim, kalabalığa da girerim. Ama bir gün buna da son vereceğimi ve kendimi yine başlangıçta bulacağımı hissediyorum içten içe. Ve korkuyorum.


Asla, anladın mı beni? Asla! Başa döneceksen kendine bunca süre niye zorluk çıkardın? Ne anlamı var ki öyleyse? Dayanacağım. Gerçekten hazır olduğumda başlayacağım bir ilişkiye ama önce kendi zincirlerimi kırmalıyım. Ben dünya olmalıyım o ise ay. Merkez ben olmalıyım. Yoksa kopsun kıyamet ne dünya kalsın ne de ay.


-Heey! Ne yapıyorsun orada? Atlamayı düşünmüyorsan işinin başına dönsen iyi olur.

-Hah! Kusura bakma dalmışım.

-Biliyorum. Boğulma diye çıkarayım dedim daldığın yerden.

-Sağ ol. Çok düşüncelisin.

-İyi misin? Sanki biraz korkmuş gibisin, rengin aklaşmış.

-İyiyim, iyiyim. Derin dalmışım, sesine irkildim.

-Dur bir bakayım sana.

-Hiç gerek yok lütfen…

-Sanki biraz ateşin var senin.


Allah’ım… Dokunmasa olmaz mıydı sanki? Neden böyle güzel hissettiriyor, neden bir anda boynuna atlayasım geliyor biri dokunca? Çok yalnız kaldım çooook. Ondan.

-Bak şimdi de kızarmaya başladın. Bukalemun gibisin valla.

-Ortam biraz sıcak, ondan sanırım. Gece de pek iyi uyuyamadım. Bağışıklığım hassastır biraz. Ani gel git olur bazen.

-Öyle olsun. Başka bir şey olmadığına eminsen!

-Yo, yo, iyiyim. Ben şunları halledeyim bir an önce.

-Tamam, iyi olur. Saat 15.00’da toplantı var. Sunumda bana yardım edeceksin, bilgin olsun.

-Yardım mı? Ama ben hazır olmayabilirim.

-Hazırsın, hazırsın. Hem ne bu telaş? Korkma ben insan yemem.

Ama ben yenilmek isteyebilirim.

-Tamamdır öyleyse. Biraz daha çalışayım o saate değin.

-Anlaştık, hadi bakalım.


Giderken sırtıma dokunması bardağı taşıran son damla oldu bedenimde. Resmen ıslanmıştım. Hem terden hem libidodan dolayı. Neyse ki masanın gerisindeydim de anlamadı durumu. Yine elimi yüzümü yıkasam iyi olur. Asıl toplantıda tut kendini, yoksa rezil olursun valla. Aah, ah! Giderek ileri saplantılı olmaya başladım sanırım. Herkes birbirine yaklaşıyor bu şekilde. Şakalar yapıyor, kucaklıyor birbirini… Ama işte o 36,5’u duyumsamak… Beni cennete sokup çıkarıyor. Ama aşacağım bunu da. Hele biraz daha gitsin de böyle. Biraz daha tadını çıkarayım kendi kendime olmanın. Sonra.

Ne çabuk saat 14.45 oldu. Az erken gideyim de ortama bir bakayım kimler var. Hayır, hayır. Şimdi olmaz. Dinginleş biraz. Daha yanına bile gitmeden böyle olursan toplantıda ne yapacaksın? Kahretsin, yine terlemeye başladım.

Hayda! İçeride ne yapıyor o öyle?

-Tam süresinde geldin.

-Selam. Sen niye erken geldin ki?

-Ben de yansıyı çalıştırmaya çalışıyordum. Bir baksana, ben beceremedim sanırım.

-Tamam sen in ben çıkayım.

-Tamam.

-Dur, dur yavaş. Düşeceksin

-Aah!

-Tamam tuttum seni.

- Lanet olası kablolar.

-İyi misin?

-Sanırım, evet. Kalbin niye bu denli hızlı senin?

-Eee, düşeceksin diye bir anda korktum.


Kahretsin, dirseği bana sürtünüyor. Sakın, sakın uyarılma… Aah, çok geç. Gözlerini aç, gözlerini aaaaç. Anladı, valla anladı. Neden bir şey demiyor?

-Öhö, öhö. Beni bırakıp artık şunu çalıştırsan mı?

-Hah! Ha, evet.

Nasıl yukarı çıkacağım bu halde şimdi. Uyarılmam geçmedi ki? Bir bahane bulmalıyım. Hah buldum.

-Bana bir bardak soğuk su verir misin?

-Tamam. Ben de zaten hizmetliye atıştırmalık bir şeyler getirmesini söyleyecektim.

-Güzel. Sen gelene dek ben bunu çalıştırırım.

Gözleri aşağıya kayıyor. Anladı kesin.

-5 dakika içinde başlıyoruz ona göre. Hemen geliyorum ben de.

5 dakika…Olağana dönmek için yalnızca 5 dakika. Bu süre içinde titremem de geçer mi acaba? Kendimi hem utanmış hem de bundan zevk almış hissediyorum. Ne değişik bir duygu. Umarım toplantıda beni ekranın önüne çağırmaz.

-Hoş geldiniz. Bugün sizlere son tasarımızı sunmak için bir araya geldik.

Bunca insan olacağını bilseydim gelmemek için bahane bulurdum. Yuh! Daha kendime gelemedim, neyse ki otururken sıkıntı yok, açık vermek yok. Hala titriyor ve uyarılmış durumdayım.

-Sunuma geçmeden önce hazırlık aşamasını anlatmak üzere yardımcımı buraya çağırıyorum. Kendisi bize kısa bir özet geçecek.

Olamaz! Bu durumda ayağa kalkamam ki. Düşün, düşün.

-Evet, seni bekliyoruz.

Yavaşça ayağa kalktım, sırtımı masanın etrafında oturanlara dönerek yan yan ileriye doğru yürümeye başladım. Onun yanına gelirken yüzünün kızardığını gördüm. Allah’ım. Anladı. Rezil oldum kesin. Elinden lazerli çubuğu aldım ve yavaşça arkamı döndüm. Beni benden alan 36,5 şimdi de ruhumu almak üzereydi.

Dönüşümü tamamladım. Herkesin baktığı yere ben bakmamak için kendimi tutuyordum. Sırtımdan terler boşalıyordu. Bazıları yüzünü kapatıp gülmesini tutmaya çalışırken bazılarının da yüzleri al aldı. Dayanamayıp başımı aşağıya eğdim.

Olamaz! Bu ıslaklık da ne?


Sonra başımı kaldırıp masada oturduğum yere baktım ve devrilmiş plastik su bardağını gördüm. Benimle birlikte diğerleri de o yöne bakmışlardı.


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube