Şakir Zümre Sobası

En son güncellendiği tarih: Nis 25


Gün ışığıyla aydınlanan odayı gözden geçirdi Emel. Yataktan çıkmak istemiyordu. Gerindi, kollarını uzattı. Sonra her günkü alışkanlığıyla pencereye yöneldi. Rüzgâr gece deli deli esip durmuştu. Pencere aralıklarından sızan soğuk havayı duyumsamıştı. Perdenin ardından, işçi ve memurların oturduğu iki katlı, bahçeli evlere baktı. Bütün o eski ıvır zıvırla birlikte, yazın oturmak için kullanılan tahta sandalyeler, kedi ve köpekler için kullanılan paslı teneke kazanlar, pazar için kullanılan delinmiş hasır sepetler, ağaç diplerine ters çevrilmiş leğenlerle, savaştan çıkmış bir er meydanı gibiydi bahçeler.

Karşı evde, romatizmalarından yakınan Hüseyin Amca’nın, gün ışımasına karşın lambasının yandığını gördü. Herhalde geceden beri ağrılarından kurtulamamıştı. Kiracılarının da mutfak ışığı yanıyordu. Belli ki evin hanımı, okula gidecek çocuklarına ve eşine kahvaltı hazırlıyordu. Pencereyi biraz araladı. Kesif kömür kokusu genzini yaktı. Bu dar gelirli insanlar, özellikle ev hanımları, sobayı şöyle bir ateşliyor, çocukları ve eşleri gittikten sonra ateşi körüklemiyorlardı. İktisat yapmak için. Az sayıda sobanın ateşlenmesine karşın, hava kirliliği o kadar yoğundu ki. Gülümsedi. Bu insanlar hayatta kalmak için bütün güçleriyle direniyorlardı.


Hızla giyindi. Gece yatmadan hazırladığı sırt çantasını aldı. Bu arada karyolanın altına gizlediği poşeti çıkardı. Bir kat bez, sonra da naylona sarılı olmasına karşın, bu metal parçası onu ürküttü. Evde bırakmamalıydı. O okuldayken annesi onu bulabilirdi. Her gün evi temizlerdi zaten. Paketi sırt çantasının ön gözüne yerleştirdi. Heyecanla, biraz da korkarak, evdekileri uyandırmamaya çalışarak, koridorda sessizce ilerledi. Portmantodan parkasını aldı, giydi. Ayaklarına botlarını geçirdi. Kapıyı yavaşça kapattı, merdivenlerden hızla indi.


İki katlı bir kooperatif eviydi. Aşağıda kiracı oturuyordu. Ana kapıya ulaşınca, kiracının kapısına göz attı. Çıt çıkmıyordu içeriden. Demek ki kimse henüz ayaklanmamıştı. Girişin hemen önündeki koridorda bulunan, artık kullanılmayan sobaya yöneldi. Kapağında büyük harflerle dökümden yapılmış ŞAKİR ZÜMRE yazısı okunuyordu. Bu sobada pişirdikleri kestane, tel ızgarada yapılan köfteler, sucuklar geldi bir an usuna. Bu güzel sobayı artık emekli etmişlerdi. Yaşlanmıştı, ısısını vermiyordu çevreye, kendini bile ısıtmaya hali yoktu. Sevgi dolu gözlerle baktı sobaya. Şimdi daha büyük görevler bekliyor seni, diye mırıldandı. Sobanın kapağını açtı, çantasından çıkardığı poşeti sobanın içine ivedilikle yerleştirdi. Kapağını örttü, gülümsedi, iyi fikirdi buraya saklaması. Kendi kendini tebrik etti. Binanın giriş kapısını açtı, arkasına dönüp yaptığı işten mutlu, sobaya bir kez daha baktı. Büyük bir yük kalkmıştı üstünden. Artık sana emanet, dedi içinden.

Sağlı sollu evleri gözleyerek, sokakları hızlı adımlarla geçmeye başladı. Sabahın bu çok erken saatlerine özgü kömür ve kızarmış ekmek kokusu geliyordu burnuna. Otobüs durağına varınca soluklandı. Arkadaşları onu bekliyordu. El salladı, yanlarına varınca, işini başarıyla kotarmış bir ses tonuyla,

“Günaydın,” dedi.

“Günaydın.”

“Bugün sınavın var mıydı?” diye sordu Elif.

“Evet, lecture sınavım var.”

“Emaneti iyi sakladın mı?” diye sordu Necati.

“Evet, o iş tamamdır.”

“Akşam bize lazım!”

“Evet, biliyorum.”

“Gece arkadaşlarla yazıya çıkacağız… Kendimizi korumak amacıyla… Saat dokuzda gelip alırım senden.”

“Tabii, ıslık çal, bahçeye inip veririm.”

Belediye otobüsünü görünce Elif heyecanlandı. Pasolarını hazır ettiler.

Üniversitenin durağına gelince hep beraber indiler. Emel, giriş kapısında bekleyen polislere kimliğini gösterdi. Koşar adımlarla kendi binasına yöneldi. Sınavı erken saate almışlardı. Necati geride kalmıştı. Elif’le bir şeyler konuşuyorlardı, onları beklemedi. Binaya girdi, henüz başlamamıştı sınav. İçeriye göz attı, herkes oturduğu yerden geyik muhabbeti yapıyor, şakalaşıyordu.


Sessizlik... Korktukları despot Lecture hocası kapıda göründü. Sınav kâğıtları dağıtıldı, Elif soruları yanıtladı heyecanla. Bir şey de yememişti sabah, açlığını duyumsadı. Sınavdan sonra eve gideceğim, yarınki sınava çalışmalıyım, nasıl olsa annemin o güzel kahvaltısıyla kendime gelirim, diye geçirdi içinden. Yazdıklarını gözden geçirdi. Görevli arkadaşa sınav kâğıdını verdi, çıktı. Koridorda Necati’yi gördü yine.

“Nasıl geçti?” diye sordu.

Necati umursamaz bir tavırla,

“Ben boş verdim kâğıdı,” dedi.

“Niye, bir şeyler karalasaydın ya...”

“Bırak kızım bu kaygılanmaları. Daha önemli işlerimiz var, bunlar sonraki işler.”

Emel bozulmuştu. İç geçirdi, cevap vermedi. Sınavdan çıkan diğer arkadaşlarına da bir şey sormadı. Sorarsam Necati'nin gözünde bireyci biri olur çıkarım, diye düşünüyordu. Boş ver dedi kendi kendine, yarın öğrenirim cevapları.

“Ben kantine gidiyorum, daha fazla dayanamayacağım açlığa.”

“Kantin kapalı, biz sınavdayken olay çıkmış. Jandarma gelmiş, bazılarını alıp götürmüş.”

“Aaa çok kötü ya... Yazık.”

“Ben kaçıyorum. Akşam dokuzda görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Koşar adımlarla okuldan çıktı. Otobüs durağında beklemeye başladı. Otuz bir numaralı otobüs çok geçmeden geldi. Cam kenarına oturdu. Dışarıyı gözlerken buldu kendini. Lecture sınavım iyi geçti, diye düşünüyordu. Seviyorum bu dili, kültürünü. Bu kültüre ait romanları, öyküleri, oyunları çok severek okuyorum. Okudukça ne çok şey bilmediğimi anlıyordum. Arkadaşlarım duysa beni hemen eleştirirler burjuva yazarları okuyorsun diye. Teorik kitapları da okuyordum, aydınlanma çağındaki bu yazarları çok seviyorum, klasikler harika... Mutlu bir şekilde indi otobüsten. Bir de anne ve babasına hissettirmeden bahçeye inip emaneti teslim ederse…

Sokakta rastladığı tanıdık yüzlere selam verdi.

Sokağı döndü, köşedeki çocuk bahçesine haylazca baktı. Güzel evine yaklaşmıştı. Bahçe kapısının demir tokmağına uzandı, açtı. Parke taşlarda sekerek yürüdü. Yukarı çıkmadan poşeti bir daha kontrol etmek istedi. Tam bu sırada, kiracı kadın mutfak camından başını uzattı.

“Emel hoş geldin yavrum, nasılsın? Okul iyi miydi? Kavga dövüş yok inşallah!”

“Yok, yok iyiyim Huriye Teyze. Annem evde, değil mi?”

“Evde evde, biz annenle ne yaptık biliyor musun?”

“Ne yaptınız?”

Kadın bir yükten kurtulmuş gibi, yüzünü buruşturarak,

“Hani girişteki ŞAKİR ZÜMRE sobası vardı ya. Zaten sağır bir sobaydı, eskimişti, ısıtmıyordu, bir de girişte yer kaplıyordu,” diye başladı.

Emel soba sözünü duyunca gözleri irileşti, heyecanlandı, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak,

“Eeee ne olmuş o sobaya, ne yaptınız?” diye sordu.

“Sokaktan geçen eskiciye sattık, hem de iyi bir fiyata,” dedi kadın.


Yazan: Gülser Arat

Editör: Mehmet Keklikçi

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube