ÜÇ BÜYÜK USTA

En son güncellendiği tarih: May 9


Editör: Burçin KAHRAMAN


Yazar Adı : STEFAN ZWEIG

Kitap Adı : ÜÇ BÜYÜK USTA

Çevirmen : NAFER ERMİŞ

Yayınevi : İŞ BANKASI

Basım Yılı : MART 2018 (19. BASIM)

Türü : DENEME

Sayfa Sayısı : 217

*Bir Zweig kitabı daha okundu; ”Üç Büyük Usta”. Zweig gibi bir gözlemci, analizciden 3 ustanın incelenmesi ve karşılaştırması. (bu sefer aştım, bir taşla 4). Zweig’in ilk okuduğum kitabı “Yıldızın Parladığı Tarihi Anlar”dı, çok beğenmemiştim. Ama çok okunuyor diye başka kitaplarını deneyeyim dedim ve pişman olmadım. Bu kitabı da çok okunan bir kitap. O yüzden nasıl yorumlayacağız bakalım?

* Zweig, ilk sayfada “ Romain Rolland’a aydınlık ve karanlık yıllardaki sarsılmaz dostluğu için” diyerek teşekkür etmiş, bir anlamda kitabı ona ithaf etmiş. Sonrasında Zweig’in kaleminden yazılış amacını açıklayan bir önsöz var. Kitap 3 bölüm ama Dostoyevski kendi içinde 10 alt başlıkla incelenmiş. Dip notlar sayfa altlarında (bu da sizi yormuyor). Dikkatimi çeken 3 usta, 3 inceleme olmasına karşın, Balzac 38, Dickens 35 sayfa iken Dostoyevski 137 sayfa. Bunun nedenini okuyunca anlıyorsunuz.

* Artık ezberlememize rağmen gene de kural bozulmasın kısa bir hatırlama yapalım. Zweig, 1881 Viyana doğumlu. Avrupa'da iyi bir eğitim gördü. Savaş sonrasında ilk evliliğini yaptı. 1. Dünya Savaşında İsviçre'de ikamet etti. 1934'te Nazi baskısı nedeniyle ülkesini terk etti. 1939'da ikinci evliliğini yaptı. Sonra New York'a, ardından Brezilya'ya gitti ve buraya yerleşti. 1942'de eşi ile birlikte intihar etti. Çeşitli sebepler söylense de asıl sebep hiç bilinmedi. Geriye onlarca eser bırakmıştır. Hayatı boyunca her tür resmi ödülü ret etti. Üç Büyük Usta adlı kitabını 1920 -1928 yılları arasında yazdı.

BALZAC :

* Asıl ismi Honore Balssa (1799 – 1850). Adını Balzac olarak değiştirdi ve soyluluk ifade eden de' ön takısını ekledi. Köy kökenli bir ailenin çocuğu. 6 yıl Vendome'da College des Oratoriens'te öğrenim gördü. Napolyon'un devrilmesinden sonra ailesi Paris'e taşındı. 1829-1831 arasında yergici gazetelere yazılar yazdı. 1830'lardan sonra bir toplum tarihi yazmak amacıyla, eski ve yeni romanlarını üç bölüm altında toplamaya karar verdi. Örf ve adet incelemeleri, felsefi incelemeler ve çözümleyici incelemeler. Bu tasarı 1834-1837 arasında 12 cilt olarak gerçekleşti. 1840'ta bu yapıtların hepsine Dante'yi anımsatan bir başlık koydu: "İnsanlık Komedisi". 1842-1848 arasında 17 ciltlik bir baskı yapıldı. 1869-1876 arasında da 24 cilt olarak yayınlandı. Eserlerinde aynı kahramanlara tekrar tekrar yer verme düşüncesini geliştirdi. Bunu gerçekçiliğin baş romanı kabul edilen ve 1834'te yayınlanan "Goriot Baba"da uyguladı. Edebiyatçılar Derneği başkanı olarak yazar haklarıyla ilgili girişimlerde bulundu. 1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85'i tamamlanmış, 50'si taslak halinde eser bıraktı. Romanda gerçekçilik ve doğalcılık akımlarının yaratıcısı olarak kabul edilir. Mantıksal bir sıra izleyen olayların her şeyi gören bir gözlemcinin ağzından anlatıldığı, kahramanların tutarlı bir biçimde sunulduğu, kuralları belli "klasik roman tekniğini" Balzac'ın kurduğu benimsenir. Olağanüstü bir gözlem yeteneği ve güçlü bir hafızası vardı. Kendisini başka insanların yerine koyup onların duygularını paylaşmayı biliyordu. Eserlerinde nedenselliği ve arka plan ile karakterler arasındaki ilişkiyi açıklamakta ustadır. Bütün bu özellikleriyle "romanın Shakespeare'i sayılır.

*”Akşam saat sekizde bitkin bir halde yatağa yatıyor, dört saat uyuyor, gece yarısı uyanıyordu; Paris, o gürültülü çevre ateşli gözlerini kapadığında, sokakların uğultusu üstüne karanlık çöküp de dünya gözden kaybolduğunda onunki ortaya çıkmaya başlıyor ve kendi dünyasını diğerinin yanında kuruyor, onun dağınık öğelerini bir araya getiriyor, saatlerce ateşli bir esriklik halinde yaşıyor, bitkin düşen duyu organlarını sürekli kahve ile kırbaçlıyordu.” Zweig’in, Balzac’ın yazım sürecini anlattığı bu bölümde aklıma Woody Allen filmi “ Paris’te Gece yarısı” geldi.( severek, keyifle izlediğim ilk ve tek Allen filmi) Bu arada o filmi de izlemenizi tavsiye ederim.

* Zweig’in tespitine göre Balzac paracı, paranın gücünü keşfetmiş. İnsanlar o dönemde paragöz imiş. Bizde şimdi bozuldu diyoruz oysa hep bozukmuşuz (kahrolsun Lidyalılar ). Balzac: parayı romana sokmuştur. Para onun romanlarında döner durur. Paranın en soylu, en zarif ve en manevi duyulara kadar sızdığını binlerce örnek üzerinde gösteren ilk ve en cesur kişi Balzac’tır.

* Balzac bölümünden:

+ Değerlerin altüst oluşunu hayatının çok erken dönemlerinde, çocukluğunda yaşadı; hem maddi hem manevi değerler altüst olmuştu.

+ Hayatın yüzlerce oyun biçimi ürettiği yerde onunki tek bir tanedir. Melez tipleri tanımaz. Onun dünyası gerçeklikten daha fakir, ama daha yoğundur. Çünkü onun insanları öz halde, tutkuları saf elementler halinde, trajedileri yoğunlaştırılmış biçimdedir.

+ Durgun insanlar Balzac’ı ilgilendirmez, sadece kendini bir tek şeye verenler, bütün sinirleriyle, bütün kaslarıyla, bütün düşünceleriyle hayatın bir illüzyonuna takılanlar ilgilendirir.

+ Onun eserinin ucu bucağı görünmez. Seksen cildin içinde bir dönem, bir dünya, bir kuşak vardır.

DICKENS :

* Charles John Huffam Dickens İngiliz yazar ve toplumsal eleştirmen (1812 – 1870). En unutulmaz kurgusal karakterlerden bazılarını yaratmasının yanında Victoria devrinin en iyi romancısı olarak kabul edilir. 1835 yılında Morning Chronicle gazetesinde stenograf olarak çalışmaya başladı. Aynı gazetede "Boz" takma adıyla Boz'un Karalamaları başlığında notlar yayımlamaya başladı. 1837'de Bay Pikvik'in Serüvenleri adlı kitabını yayımladı; bu kitabıyla ünlendi. 1840 yılında Antikacı Dükkanı romanını yayımladı.1840'ta Amerika'ya gitti. Bu dönemde yine Daily News gazetesini ve Household Words dergisini çıkardı.1870'te 58 yaşında öldü. Mezarı Londra'daki Westminster Kilisesi'ndedir. Eserleri : Bay Pikvik'in Maceraları (1837), Oliver Twist (1839) , Nicholas Nickelby (1839) , Antikacı Dükkanı (1841) , Bir Noel Şarkısı (1843) , Martin Chuzzlewit (1844) , David Copperfield (1850) , Kasvetli Ev (1853) , Zor Yıllar (1854) İki Şehrin Hikayesi (1859) , Büyük Umutlar (1861) , Müşterek Dostumuz (1865).

* Bir bölümde Zweig;” Dickens içinde yaşadığı çağın altında ezilmişti ve ben onun kaderini düşünürken daima Gulliver’in Liliputların ülkesindeki maceralarını hatırlamadan edemiyorum. Dev adam uyurken cüceler onu binlerce küçük iple yere bağlıyor, bu şekilde sıkıca tutuyorlar ve teslimiyeti kabul etmeden bırakmıyorlar. Aynı şekilde İngiliz geleneği de Dickens’i henüz ünlü değilken sıkıca sarıp boyun eğdirmişti.” Önce eğlendiren, sonra düşündüren süper bir benzetme. Hayran olmamak elde değil.

* Dickens bölümünden:

+ Genellikle deha ile gelenek birbirini ateş ve su gibi etkiler.

+ Dickens, içsel gayesiyle çağının zihinsel ihtiyacını bütünüyle karşılayan yüzyılının tek büyük yazarıdır.

+ Dickens’ın sanatı İngiltere’nin konforundan ileri gelen alt – eleştirel bir ahlaktan beslenir.

+ Dickens dindar ve saygılıydı; var olan her şeye karşı iyiliksever bir hayranlığı, sürekli çocuksu, oyun düşkünü bir sevinci vardı.

+ Dickens görsel bir dahidir. Bu İngiliz bir gözdür: Soğuk, gri, çelik gibi keskin bakışlı.

+ Gerçekten Dickens’ın dehası bu kendine has optiktedir, biraz fazlasıyla burjuva olan ruhunda değil.

DOSTOYEVSKİ

* Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Rus roman yazarı (1821 – 1881). İnsanın iç dünyasının en gizli kalmış yönlerini erişilmesi güç bir saydamlıkla yansıtan yapıtlarıyla 20. yüzyıl roman anlayışı üzerinde derin ve evrensel bir etki bırakmıştır. Kültürlü, soylu sınıftan gelen Turgenyev ve Tolstoy gibi çağdaşı öteki büyük Rus yazarlara göre Dostoyevski çok farklı bir ortamda yetişti. Petersburg Askeri Mühendislik Okulu’na girdi. Ağır ders ve talimlerden fırsat bulduğu zamanlarda, özellikle şiddet ve cinayet konularını işleyen melodram türünden kitaplar okumaya başladı. Bu arada Rus ve Avrupa edebiyatının önde gelen adlarının yapıtlarıyla da tanıştı. Okulunu bitirdikten kısa bir süre sonra edebiyatla uğraşmak için askerlikten ayrıldı. Batı’dan gelen devrimci düşüncelerin yayılmasından çekinen çarlık yönetimi, Nisan 1849’da Petraşevski Grubu üyelerinin tutuklanmasını emretti. Uzun bir soruşturmadan sonra, aralarında Dostoyevski’nin de bulunduğu 21 kişinin kurşuna dizilmesine karar verildi. Dostoyevski’nin ölüm cezası, Sibirya’nın Omsk bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıl askerlik hizmetine çevrildi. Dostoyevski 1854’te serbest bırakıldıktan sonra Sibirya’nın Semipalatinsk kasabasında hapishane yaşamından daha sıkıcı olan askerlik hizmetine başladı. 1857’de çocuklu dul bir kadınla evlendi. Mutluluk getirmeyen bu evliliğin yol açtığı yeni mali sorumluluklar, onun edebiyata dönme ve uzun bir sessizlik döneminin ardından eski durumuna kavuşma isteğini artırmıştı. 10 yıl önce zincirler içinde ayrıldığı ve tutkunu olduğu Petersburg’a özgür bir insan olarak döndü. 1860’ta yapıtlarının ilk toplu basımı yapıldı. Dostoyevski eserlerinden sağladığı gelirle 1862 yazında, düşünü kurduğu yurt dışı gezisini gerçekleştirme olanağını buldu. Fransa, İngiltere ve İtalya’yı kapsayan bu kısa süreli gezide gördüklerinin etkisiyle “Batı Batı Dedikleri: Yaz izlenimleri Üzerine Kış Notları ” (1863) adlı ünlü makalesini yazdı. Rusya’ya dönüşünde eline küçük bir miras geçen Dostoyevski, kardeşiyle birlikte Epoha adlı yeni bir dergi çıkardı. Dostoyevski, günümüzde en çok okunan 19. yüzyıl yazarları arasında yer alır. Bunun nedeni, belki de yapıtlarında iki dünya savaşı arasındaki kuşağı rahatsız eden ahlaksal, dinsel ve siyasal sorunları etkileyici bir biçimde dile getirmiş olmasıdır. Dostoyevski, Batılı ülkelerin edebiyat ve düşün yaşamında önemli bir rol oynamış, özellikle varoluşçuluğun temel kaynaklarından biri sayılmıştır.

* Başta da söylediğim gibi kitabın en uzun bölümü Dostoyevski bölümü. Bunun sebebini okudukça anlıyorsunuz( ya da ben öyle anladım, hissettim). Zweig, Balzac ve Dickens’a mesleki saygı duyuyor, ustalıklarını takdir ediyor ama Dostoyevski’ye hayran. Balzac ve Dickens’ın hayatını daha yüzeysel, yaşadıkları toplumla genel incelemiş. Oysa Dostoyevski’yi en ince ayrıntısına kadar irdelemiş. Balzac ve Dickens da inceleme tarzında, karşılaştırmalı yazılmış. Ama Dostoevski biyografisi daha duygusal, öykü – novella tadında. Okudukça tekrarlar var ve bu bir süre sonra sıkıcı oluyor. Başlarda 3 yazarı, kahramanlarını, tarzlarını karşılaştırırken denge korunuyor gibi ama ilerledikçe Dostoyevski hayranlığı artıyor. Onu ve kahramanlarını överken diğerlerini yermeye başlıyor. Bu da bende fanatiklik hissi uyandırdı.(Hiçbir konuda fanatikliği sevmem). Bir kişi ya da kavram övülecek diye karşı tarafın yerilmesine karşıyım.

Dostoyevski bölümünden:

+ Dostoyevski, hayat koşulları ve alın yazısı yüzünden varoluşun bütün sırlarıyla tümden kardeştir. Ölüm ve delilik arasında, hayal ve yakıcı berraklıktaki gerçeklik arasında durur onun dünyası.

+ Dostoyevski’yi gördüğümüzde ilk izlenim her zaman dehşettir, ikincisi ise büyüklük. Onun kaderi de ilk bakışta, yüzünün köylü ve sıradan olması kadar dehşetli ve kabadır.

+ Önce biraz, dünya sevgisi yüzünden dünyaya yabancılaşmış, gerçeklik tutkusu yüzünden gerçekdışı kalmış gibi bir etki bırakır Dostoyevski’nin kahramanları.

+ Dostoyevski’deki belirleyici tek fark şudur: Kişi ne derece hakiki olmakta ve gerçek insanlığa ulaşmaktadır?

XX Kitaba genel bakış:

* Sadece yazarların değil; kahramanları, tarzları ve yaşadıkları koşullarda mukayese ediliyor.

*Bence kitabı sıra dışı yapan, 3 yazarın mukayesesi. Bu tip karşılaştırmalar genellikle ikili yapılıyor. Zweig üçlü karşılaştırma yaparak kalıpları alt üst ediyor.

*Bu karşılaştırmaları yaparken aslında üçü ile sınırlı kalmamış, başka yazarlarla ilgilide bilgiler var. Örneğin; Zola, bir roman yazmadan önce her kahraman için bir defter açarmış. Flaubert ise ince bir kitap için bile kütüphaneleri karıştırıyormuş.

*Sadece üçlü karşılaştırma değil Goethe, Faust, Tolstoy, Turgenyev, Shakespeare gibi yazarlarda karşılaştırmadan ( dolayısıyla Dostoyevski karşısında yerilmekten) nasibini alıyor. Dostoyevski eserlerini Goethe ve Homeros’la karşılaştıralım diye başlıyor ve Dostoyevski karşısında diğerlerininki basit kalıyor. Ve bunlar bana, daha çocukken Rus Edebiyatından neden soğuduğumu hatırlatırken övgü – yergi terazisinin bozulmasıyla Zweig hayranlığımı sorgulamaya başlıyorum. Sanki Balzac ve Dickens sadece Dostoyevski’yi destekleyebilmek için kitaba konulmuş gibi geldi.

*Bu kadar söyleme rağmen okunmalı diyorum. Zannetmeyin ki beğenmedim, pişman oldum, böyle bir eseri gözardı etmeden okuduğum için mutluyum. Hem ilginç bilgiler, hem bu karşılaştırmaları öğrenmek lazım.

Yeni bir yorumda buluşana kadar kitapla kalın…

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube