ÖZLEM BİNEL İLE SÖYLEŞİ


ÖZLEM BİNEL İLE “SIRBENDE” ÜZERİNE


Özlem Binel kendi sözleriyle kimdir?


Şu anda Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Fotoğraf ve Video Bölümü Öğretim Görevlisiyim. On iki yaşından beri yazıyorum. Göz önünde olmayı bilinçli olarak istemiyorum. Yazarak ve yazıyla kalıcı olabilme arzusu içindeyim. Her fırsatta da yazma gayretindeyim. Hem düzenli bir mesaim hem de yedi yaşında bir kızım var. Onu okula gönderdikten sonra kendi işime geçiyorum. Yani gündüzleri ders anlatıp, geceleri yazıyorum. Uzun süredir bu şekilde yaşıyorum. Gün içinde bir boşluk bulursam, kısa süreli de olsa dinlenmeye çalışıyorum ki gece yazabilecek gücüm olsun. Yoğun bir iş yaşamım var, başka türlü bir romanı yetiştirebilme olanağım yok. İlginç bir şekilde de zamanın hızlandığını düşünüyorum. Yani fiziki yaşamda da zamanın eskisine oranla daha hızlı aktığını hissediyorum.


Kitaba gelelim. Öykü nasıl oluştu? Gerçekliği var mı yoksa tamamen kurgu mu?


Kitapta sözü edilen Bursa'daki dergâh, konak ve onları birbirine bağlayan demir köprü yüzyılı aşkın zamandır, Osmangazi’de Çarklı Değirmen Sokak'ın köşesinde durmaktaymış. O iki yapı eşime ailesinden kalmıştı, ben gördüğümdeyse konak bakımsızlıktan virane hale gelmişti. Dergâh ve kozaklık olarak kullanılmış binaysa ayaktaydı. Köprü ise dergâhın ikinci katından karşı binanın yıkıntılarına varıyordu. Yanından Cillimboz Deresi geçiyor ve koca bir bahçeye açılıyordu. Arkasında bir mezarlığın olduğu rivayet edilse de şu anda bilinmemekte.


Dergâh ile evin, yalnızca onlara ait özel bir köprü aracılığıyla birbirine bağlı olması çok ilgimi çekmişti. Üstelik çocukluğumdan beri Allah dostlarına, türbelere ilgi duyar, tasavvufa büyük sevgi beslerim. Bana çok masalsı, özel, gizemli ve değerli geliyor. Buralar, ruhumuzu okşayan, sivri yanlarımızı törpüleyen yerler diye düşünüyorum.

Kayınpederimin (Semih Sergen, Devlet Tiyatroları oyuncusu, yönetmeni, yazar ve şair) anlattığına göre, eşimin anneannesinin babası Bursa’da Kadiri Tarikatı’nın son postnişiniymiş (Postnişin: Bir tekkenin, özellikle bir Mevlevi tekkesinin şeyhi olan kimse.) Bu hususta, yüzyıldan fazla bir zaman öncesinden söz ettiğimizden elimizde hiçbir belge, kanıt yok. Sadece sözlü aktarımlardan yola çıkarak bahsettiğimiz şeyler.

Şeyhin bir kızı olmuş, adı Leman, ki eşimin anneannesi oluyor, onu Dame De Sion’da (Fransız okulu) okutmuş. Kurtuluş Savaşı çıktığında dergâhı kapatıp, tüm dervişlerine “El an vatanı korumaktan ala ibadet yoktur,” deyip onları cepheye göndermiş.


Yine Semih babamdan duyduğum bir rivayet ise: Şeyh hasta olmuş bir gece yatıyor, -karısı Feride ise çok genç ve Leman iki, iki buçuk yaşında- ve kabirlerin başındaki kandillerin uyandırılması gerektiğini söylüyor Feride’ye. O da gönülsüz kapıya çıkıyor ve mezarlığa doğru şöyle diyor: “Erseniz kendi kandillerinizi kendiniz yakın. Şeyhiniz hasta, bacınız da küçük”. Ve kandiller birer birer yanıyor...


Yani Süleyman Nafiz, karısı Feride ve Leman, isim olarak gerçek. Bundan sonrası ise tamamen kurgu. Elimde iki tümce vardı: Birisi dergâhın kapatılması ve dervişlerin askere gönderilmesi, diğeri de Feride’nin kandilleri yakmak istememesi sonucu kandillerin bir anda kendiliğinden yanması.


İşte bu iki küçük cümle, beni öyle derinden etkiledi ki, yıllar yılı içimde çevirdim durdum. Sonra tesadüfi bir şekilde "Sırbende" nedir öğrendim. Ve birbirine cem olarak, büyüyerek koca bir roman yazdırdı bana bu küçücük anlar. Derinlemesine dini bilgim olmadığından okuyup araştırarak bilgi edinmeye çalıştım.


Ve bunları alıp, kurgunun içine yerleştirerek kendi gizemli, ruhani dünyamı oluşturdum. Böylece ortaya mistik yetilere sahip Şeyh Efendi ve kızı Leman, Çerkez Feride ve daha niceleri çıktı. Ben de anne tarafımdan Çerkez’im ve sanırım Kafkaslara ilişkin de söylemek istediklerim var. Ki çoğunu ikinci bölümde yazdım. Aslında bir aşk romanı Sırbende. Ama kim hangi aşkı arıyorsa onu bulabileceği bir roman...


Aşk için, aşkla, aşka yazıldı. Ve içine şarkılar sırlandı. Ömrümün vazgeçilmezi sazlar, sözler var, satırlarda. İçinden musiki damlayan satırlar iliştirdim. Bulana aşk olsun.



Peki kitap yazma sürecinde başvurduğunuz ya da okuduğunuz kaynaklar oldu mu?


Bu kitabı yazarken herhangi bir yerde bir yanlışlık yapmayayım diye yaklaşık yüz elli tane kitap okumuşumdur. Google'dan bulunacak şeyler değildi aradıklarım. O sözü anımsadım. Arayanlar bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır.

Örneğin bir Kadiri Tarikatı anlatmaya çalıştım ki hiçbir bilgim yoktu öncesinde. Sadece kitabi bilgilerle betimlemek öyle zor oldu ki... Bazen neden bu denli uğraşıyorum, birçokları gibi genel geçer tümceler yazıp geçebilirim, de dedim. Ancak ben ruhu olsun istedim yazdığım ve yazacağım kitapların. Katmanlı olsun, sırrı olsun istedim.


Kitabı benzerlerinden ayıran bir özelliği var mı?


Roman da öykü de düğümlerin, çatışmaların üzerine kuruludur. İçlerinde bir kötü olmalı, biri ölmeli, katil hiç ummadığınız kişi çıkmalıdır. Ama bu kitabın içinde kötü yok; herkes kendince bir gayrette, herkes kendi penceresinden haklı. Ben de mistik bir kurgu ile diyaloglarla yarattığım paradokslarla, fantastik bir atmosfer yarattım. İç sesimizle söylediğimiz, hatta bazen içimizden bile geçirmeye çekindiğimiz ne varsa söyleyen biri var bu kitapta. Eğrisi de doğrusu da onu ilgilendirir. Küfrü de zikri de kendisine aittir.


Tek kitaplık bir roman mı bu?


Hayır. Bu bir üçleme olacak. Bazı kişilerin adları da ikinci kitapta ortaya çıkacak. İlk kitapta adı olmayan kişiler var. Dayı mesela... İkinci kitabı çoktan yazmaya başlamıştım ama üçleme fikri -demek ki bir yerlerde varmış- yayınevim ile ikinci kitabın sözleşmesini yaparken bir anda ağzımdan çıktı. Çünkü anlatacaklarım bitmedi henüz. Kurgu kaldığı yerden ilerleyecek ve günümüze dek gelecek. Allah ömür verir, yazmayı nasip ederse her kitap geçtiği dönemin üslubuna uygun bir dille yazılmaya çalışılacak.

Sırbende, iki buçuk yıl ara vermeksizin yazıldı. Yazdığım her bölümde bahsettiğim minicik bir şey için bile onlarca kitap okudum. Çünkü katmanlı bir kitap olsun, tekdüze bir aşk romanı olmasın istedim. Kendimin de zevk alacağı bir kitap yazmaya gayret ettim.


İçerisinde dini ögeler de var. Okurlar buradan herhangi bir dini bilgi edinebilir mi?


Bu bir din kitabı değil. Dini anlatmak üzere yazılmış bir kitap da değil. Benim asıl amacım ahlâkı anlatmaktı. Din bilgisi, iyi ahlak ile tümlenmezse hiçbir işe yaramaz, diye düşünürüm. İlimin yanı sıra bilime de gereksinim var, demek isterim. Güçlü kadınlara, bilinçli annelere ve şefkatli-ilgili babalara ihtiyacımız var demek isterim. O yüzden bu romanda Şeyh, kızını okutmak istiyor. “İlim ruhuna üflenmiştir, bilim öğren, yabancı dil öğren, çok oku, vatana, millete faydalı ol,” diyor. Dolayısıyla buradan herhangi bir dini çıkarım yapmak doğru olmaz. Okurların bunu bilmesini isterim. Çünkü bu evren, benim bu kitap için kurduğum bir ütopyadır ve sadece bir romandır, bundan önce yazılmış ve bundan sonra yazılacak yüz binlercesi gibi ...



Kaç yaşındayken yazmaya başladınız?


Hazırlıktayken Türkçe öğretmenim bana “Sen yaz,” derdi. Kulağıma konu başlıkları fısıldardı ve ben kompozisyon yazardım. Sonra onları sınıf önünde bana okutturur, “Aferin, yazamaya devam,” derdi. Daha dönem bitmeden, “Sen ya gazeteci ya da yazar olacaksın,” dedi gülümseyerek. Ve ben tüm akademik eğitimimi gazetecilik üzerine alıp, yazmayı hiç bırakmadım. Buna nasıl tesadüf diyelim?

Bir çocuğun başına gelebilecek en iyi şey, önce ilgili aile sonra ise iyi bir öğretmendir, diye düşünüyorum. Türkiye çapında orta okullar arası bir kompozisyon yarışması varmış. Öğretmenim benim kompozisyonumu göndermiş ve ben birinci olmuşum. Ankara’ya ödül almaya geldim on iki yaşımda ve sanırım bu benim için bir kırılım noktası oldu.


Başka yazdığınız kitap var mı?


Ortak olarak yazılmış dört kitapta öykülerim var, kişisel olarak da iki kitabım var. “Rüzgâr Dedim Sana” öykü kitabı, “Sırbende” ise roman.



Yazmak sizi nasıl hissettiriyor?


Yazmak müthiş bir özgürlük hissidir. Fiziksel, ruhsal, maddi, manevi yapmak isteyip de yapamadığın ne varsa gerçekleştirebildiğin bir alandır. Fakültede de yaratıcı yazı ve öyküleme dersleri anlatıyorum. Öğrencilerime “Uçun,” diyorum. “Hiçbir sınırlama olmadan, özgür bırakın kendinizi; kalıplarınızın, cümlelerinizin, tüm fiziki ve ruhsal özelliklerinizin ötesinde olduğunuzu hayal edin,” diyorum. Ama önce “Hayal etmekten korkmayın,” diye tembihliyorum.


Siz yazarlığa adım atarken destek olanlar oldu mu? Yazdıklarınızla ilgili hiç eleştiri aldınız mı?


Fatma Özsamsun, hazırlıktaki o bahsettiğim Türkçe öğretmenim, sonra lisede üç yıl boyunca en ön sıradan ağzım açık dinlediğim Edebiyat öğretmenim Abdullah Orak. Her ikisi de gerçekten dil bilgisi, sözcük yapısı ve yazınla ilgili temelleri bana verenlerdir. On dört yaşımdayken yazın seçkilerinin birçoğunu okumuş bitirmiştim. Belleğimde yüzlerce şiir, binlerce şarkı vardır. Küçük yaşta Samsun Belediye Konservatuarına da başlamıştım. Şu an devlet konservatuvarıdır. Gündüzleri koleje gidip geceleri Klasik Türk Musikisi eğitimi alıyordum. Arapça ve Farsça sözcükleri de oradan tanıyorum, ki o sözcüklerin de dilde çok büyük zenginlik olduğunu düşünüyorum.


Son on yıldır ise sevgili büyüğüm, dostum, Çiğdem Ülker’le beraberim. Kıymetli bir eleştirmen, önemli bir dilbilimcidir. Benim göremediklerimi gören gözümdür. En büyük destekçilerimdendir.Eleştiri konusuna gelirsek, bu romanda bir tarikat var, yasak bir aşk var, mistik, fantastik ögeler, gerçek dışı olaylar var. Cumhuriyete evrilen bir Osmanlı İmparatorluğu, Mustafa Kemal Atatürk var. Çerkezler var, savaş var, velhasıl o kadar çok şey var ki. Eleştirmek için bakarsak mutlaka her yerde ve her şeyde eleştirecek bir şey görebileceğimiz gibi bu kitapta da görebiliriz...


Kurguda var olan şahısların her birinin dilini, dediğini, benimseyecek olan da vardır, karşı çıkacak olan da... Kusur aramaya değil, ne dendiğini anlamaya yorsak kendimizi, zaten dünya bambaşka bir yer olur.Eleştiri elbette üzebilir beni, incitebilir. Herkesi farklı dozlarda etkileyeceği de muhakkaktır. Ama yanlış anlaşılmak daha çok üzer insanı. Çünkü öyle çok çalıştım ki üzerinde kimse demediğim anlamlar çıkarmasın diye.


Ben kalemin insanlar üzerinde çok etkili olduğunu düşünüyorum. Okuyan beş bin kişiden beş kişinin bile ruhuna bir hoşluk katabildiysem ne âlâ... Ben bunu yaşama, ömrüme kazanç sayarım.Haberleri görüyoruz, dinliyoruz, acıdan uykularımız kaçıyor, ömrün neşesi soluyor. Kadınlar öldürülmesin, dövülmesin. Çocuklara tecavüz etmek ne demek, saçı bile çekilmesin! Ormanlar yok edilmesin, toprağın hükmü yerilmesin.


İşte bu kitaptaki adamlarım bunu yapıyor. Sabahtan akşama dek çalışıyor. Ağaç dikiyor, kozaklıkta bir böceğin ipeğe dönüşmesini sağlıyor, kadını el üstünde tutuyor, çocuklara karşı sevgi besleyip koruyor, kılına zarar gelmesin, diye canını ortaya koyuyor.İnancın gereği de bu değil mi zaten? Önce temiz, dürüst, ahlâklı olalım, öyle ki eşyaya bile saygıyla davranalım, diyorum.Sırbende’yi okuyan genç kızlarımız var. “Öyle bir anda okudum ki!” diyor. “Sevgilimden ayrılmıştım, bir yakınım vefat etmişti. Benim ruhuma çok iyi geldi.” İşte bu. Ruhumuza iyi gelsin, okuduklarımız, duyduklarımız, gördüklerimiz.


Yazarken özel bir ortam oluşturuyor musunuz?


Kırmızı ışıkta bile yazabilirim. Yazarken beni görseniz, hop oturup hop kalkarım. Koparım her şeyden, bir bakarım ki üç dört saat geçmiş ve ben daha iki sayfa yazmışım. Çünkü ilmek ilmek işlenen bir şey bu. İki yüz elli sayfa yazı yazmak bugünden yarına olacak iş mi? Her zaman kâğıt kalem hazırdır yanımda. Yazarken bir yandan başka kitaplar da okurum. Hem kurguyu destekleyecek hem de kendi ilgimi çeken romanları, baş ucumda tutarım.


İnkılap yayınlarıyla nasıl kesişti yollarınız?


Romanımı göndermek üzere kendime iki tane yayınevi seçmiştim. Çocukluğumdan beri bildiğim, kimi bassa okurum dediğim, iki koca yayınevi. Her ikisine de göndermiştim romanı ve birinden daha önce geri dönüş geldi. (Ki bu doğru bir tavır değildir, birine gönderip beklemeliydim ama serde tez canlılık var, doğru olanı yapmak için sabredemedim). İnkılap Yayınevi’ydi "Hadi" diyen. Ben de çok mutlu oldum. Basılması için sıraya koydular. Sonrasında ise kitabın editoryal işleri ve dizgisi yapıldı ve çıktı kitap. Eyvallah, dedim ve ikinciye odaklandım. Çünkü bitmedi anlatacaklarım. Zaten kitap kendi söylüyor öykünün orada bitmediğini. Yaz sonuna nasipse elimdekini bitireceğim. Kışa da ikinci Sırbende ile sizleri buluşturacağız.


Asıl aktarmak istediğiniz nedir yazılarınızda?


Derdim, (Olmalı mı her yazanın bir derdi, o da ayrı bir tartışma konusu) bu kitapta yalnızca iyiliğin, güzelliğin, inceliğin anlaşılabilmesidir. Kitap da bunun üzerine kurulu bir ütopya zaten. Belli bir kesime değil, herkese ulaşmasını istiyorum. Küçüğünden büyüğüne letafet, zarafet götürsün. İyi insan olmanın kıymeti bilinsin. Arzularımıza göre değil, doğru olana göre yaşamayı becerebilsek hem biz hem dokunduklarımız yara almadan geçer gideriz bu alemden. Bir tüy gibi hafif ve zararsız olmalı insan. Gürültü yapmamalı, can yakmamalı. Naif ve derin bir su gibi kaynağa varmalı...



Sosyal Edebiyat okuyucuları için ne söylemek istersiniz?


Her birini sevgiyle kucaklıyorum. Ömrün ne kadar kısa olduğunu bilmelerini ama muazzam bir gezegende yaşadığımızı da fark etmelerini diliyorum. Hiçbirimiz altın kâseler sunulmuş ömürler yaşamıyoruz. Küsmek için zaman yok. Kavgayı edip yola devam etmek lazım. Yağmurun kokusunu içine çekmeyi sonrasında gökkuşağını aramayı ihmal etmemek lazım. Eksik ve kusur aramak yerine gece gökte yıldız görmeye çabalamak lazım. Ben, sadece bunlarla dünyanın en mutlu ve en zengin insanıyım. Çünkü farkındayım. Alem benim içimde, ben alemin...


Ve ben hayranıyım bu alemin ve yaratıcısının. Hele ki şimdi leylak zamanı. Bu söyleşiyi okuyanlar yarın benim için, bir leylak ağacına varsınlar. Koklasınlar doya doya bundan böyle her güzel kokuyu. Ömrün inceliğine vakıf olsunlar...


Bu keyifli sohbet için sana ve tüm Sosyal Edebiyat çalışanlarına teşekkür ederim. Başarılarınızın devamını diliyorum.


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube