ÖLÜME ÖYKÜNME


Sabahın serinliğinde yatağından kalktı ve her sabah yaptığı gibi soğuk zemini arşınlayarak, zifiri karanlığa gömülü sokağa bakan penceresinin perdesini araladı.


Bu, bir yıl, bir ay veya bir hafta öncesinden farklı bir sabahtı. Bir akşam, kırk saniye kadar devam eden sarsıntının geride bıraktığı yalnız adamdı o.


Yalnızlığa gömülü sessizleşen hayatının devamını geçirdiği babasından kalma küçük eve sığınmıştı ve doğrusu güneş bile terk etmişti kendini. Yine nefes alamadığını hissetti. Yakasını iki yana doğru açıp kirli sakallı boğazını sıvazlarken gözleri az ötedeki sokak lambalarının ışıltısına boğuldu.


Enkaz altında geçirdiği kırk sekiz saatte dört yaşındaki kızını, uyutur gibi tutmuştu kolunun üzerinde. Tıpkı yıllarca gönlünün ve başının üzerinde tuttuğu gibi... Onun soğuyan vücudunu an be an hissetmiş, moraran dudaklarını ve göz kapaklarını herkesten önce, enkaza giren ilk ışıkla beraber kendi görmüştü. Boynu kırılan yavrucağı kucağında, üzerlerine yığılan enkazın esaretiyle öylece kaskatı kesilmişti.


Başı bir kez daha öne düştü. Yüzünü şimdi daha net görebiliyordu yansımasını ayyuka çıkaran isli ve pis camdan.


Ona bir kez daha kanlı canlı sarılmak için her şeyini vermeye hazırdı. Geride pek bir şeyi kalmamıştı ama verebileceği canı hala yerindeydi. Onun için bunu verebilirdi. Zaten hangi anne baba evladı için can vermezdi ki?


Ambulansa ikisini de bir koymuşlardı da zor dayanmıştı onu bir kez daha kucağına almadan. Yol boyu ona dokunmadan devam etmeyi içine sindiremedi ve yalvarırcasına, yorgun gözlerle sağlık görevlisine baktı. Kim evladıyla vedalaşmak isteyen bir babayı reddedilirdi ki… Siyah ceset torbası içindeki kızını naifçe dışarı çıkartmış, dışarı sarkan bukle bukle kıvırcık saçlarından az önce çıktıkları enkazın gri tozu ambulansa dökülünce de görevliyle göz göze gelmişlerdi. "Ziyanı yok," demişti gözleri dolu dolu olan sarı-lacivert üniformalı görevli. Okşar gibi yol aldıkları hastane yolu boyunca sarılıp nasıl da ağlamıştı. Hayatı boyunca çıktığı en uzun ve en talihsiz yolculuktu. Ve kucağındaki çocuk birazdan uyanıp kendine sarılacak kadar uyuyor gözüküyordu.


Bunlar yaşanmış olamaz diye düşünmüştü. "Hadi uyan baba gurban. Hadi bak bana gözümün çiçeği. Hadi uyan." Titreyen çenesinden süzülerek kızının soğuk yüzünü ıslatan gözyaşlarının ardından bir kez daha diretti ama nafile. Ne ölümü kandırabildi ne de kızını uyandırabildi. Mutlak güçtü tanrı, öfkeli ve cimri… Aldığını geri vermeyen ve en çok da ona sinirliydi. Eşini toprağa vermeden son bir kez daha görmesine bile izin vermemişti o.


Gasilhanedeki kadın "Nikâh düştü oğlum," demişti. "Merhumeyi huzurlu bırakalım."

Her şey sanki biraz önce olmuş gibiydi. Ellerini yukarı doğru kaldırdı eskiden olsa Tanrı'ya yalvarırdı ama hiçbir dua onu kaybettiği eşine ve her gece rüyasında gördüğü kızına kavuşturamazdı.


Ölmeyi dilerdi.

Tıpkı pencereden gördüğü ne meyvesi verdiğini bile unuttuğu ağaç gibi kurumayı dilerdi.

Sahi ne meyvesi veriyordu? Elma? Armut? Hafızasını yoklasa pek ala hatırlayabilirdi ama buna bile gücü yoktu.


Pencerenin demirden makarayı andıran soğuk yüzeyli kulpunu aşağıya doğru indirdi ve iki kanatlı pencerenin tahta doğramalı kanatları geriye doğru esen rüzgârla beraber içeri savruldu.


Elazığ'ın soğuk ve uyandırıcı rüzgârı tüm odayı bir anda doldururken, yoldan geçen arabanın farları, duvardaki asılı av tüfeğinin kahverengi, parlak namlusunu yalayıp geçti. Silahın defalarca kere dokunulmuş kabzası göz bebeklerinin içinde büyüdü.


Aklında beliren şeyin düşüncesi beyninin tüm kıvrımlarında bir şimşek gibi çaktı. Kalın kaşları yay gibi gerilip iri gözlerine dokundu. Aklından geçenin fikri bile tüylerini diken diken etmeye yetmişti ve belki de sırf bu yüzden alnındaki çizgiler bir kat daha belirginleşmişti.


Gözlerini yumdu ve geri geri bir kaç adım attıktan sonra derin bir nefes alıp yönünü duvardaki asılı eski model tüfeğe çevirdi. Yetişkin bir insanın kolayca alabileceği bir yükseklikteydi.


Artık yapacağı şeyi biliyordu. Duvardaki asılı tüfeği eline aldı ve fişekliğini seri bir şekilde açıp hızlıca bir bakış atıp geri kapattı. Yapacağı şeyden vazgeçmek istemiyordu. Bu yüzden hızlı olmalıydı.


İçinde tek bir fişekle, öylece kim bilir kaç zamandır sahibini bekliyordu. Tek bir şıklatmayla tüfeği toparladı ve pencerenin önüne geçip dolu dolu gözleriyle son defa bakar gibi gökyüzüne baktı. Ay hala yerindeydi ve ciğerini derin bir solukla doğduğu toprağın havasıyla doldurup kendi kendine söylenir gibi yatağına oturdu ve gırtlağına silahı dayayıp aynı şeyi tekrarladı.


"Torpah sizi benden aldı ya eminim beni de alıp sizi bana harç edecektir. Ben Allah'ı affettim o beni affetmese de olur. Yeter ki beni sizin yanınıza kosun…"


Tetiğe hafifçe dokundu ve çıkan sesle beraber irkilen kuşlar hafifçe kanat çırparak tünedikleri dallardan kaçışıp gökyüzüne dağıldı.


Soğuk rüzgârla kanı duvarda kururken o, bir bilinmezin parçası olmuştu.



Editör: Ayşegül Demir Alhan

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube