ÖLÜM ÇEMBERİ


Karmakarışık düşünceler içinde, buğulanmış pencereden, sokak lambasına diktiği gözlerinden hâlâ yaşlar geliyordu. Saatlerdir öylece duruyor ve sadece ağlıyordu. Dizleri tutulmuştu artık. Beline yüzlerce iğne batıyordu sanki. Odasının dünyaya açılan tek yolunu, kapısını kilitlemişti içeri girince. Dışarıdaki koşuşturma, gürültü, kalabalık, bağırış, çağırış falan umurunda değildi. Onun aklında sadece “var olmak” ve “yok olmak” problemleri vardı. “Var olmanın koşulu neydi acaba?” “Biz hiçten gelip hiçe giden bir yolculuğun yolcularıysak, zaten bir süre sonra yok olacaksak neden var oluyorduk ki?”


Başı çok ağrıyordu. Yaşadıklarına anlam veremiyordu. Var olmanın koşulu soluk alıp vermek kadar basit miydi yani? Hiçbir şey bilmiyordu, bilmek de istemiyordu. Terk edilişlere, yitişlere alışmıştı da yok oluşa hiç alışkın değildi. Alışmak da istemiyordu.

Böylesi bir haber telefonda verilmemeliydi. Bu yüzden amcasından nefret ediyordu. Kapıdan girdiğinde, eve gelmeyi geciktirdiği onca saate rağmen umudu vardı. Ama yerde yatan o beyaz şeyi (!) görünce ne yapacağını şaşırdı. Beyazlara sarılıp sarmalanmış biri ve karnının üzerinde adeta buz kesmiş soğuk bir bıçak. Ağlamak, konuşmak, gülmek… Her şey anlamını yitirmişti artık. Dehşete kapılmıştı. Ne yani, her şey gerçekten bitmiş miydi? Artık sabahları onu öperek uyandıran, yanında doyasıya şımarıklık yapabildiği, kucağında huzuru bulduğu, en iyi arkadaşı, babası olmayacak mıydı? Yok mu olmuştu? Tarihe mi karışmıştı?


Bu yok oluşa aldırmıyor, onu hiçe saymak istiyordu. Babasını geri istiyordu. Hayatının ne kadarını isterlerse istesinler verirdi, yeter ki babası yok oluş tuzağına düşmesin. Yoğun bir düşünceler karmaşasından sonra beyni durdu sanki. Annesinin yıkılmış hali, çaresiz gözleri, dinmeyen hıçkırıkları beyninde uğuldayıp duruyordu. Birden kendi çaresizliğinin farkına vardı. Sevmenin yetmediği bir yerindeydi hayatının. Ağlamak, dünyayı yakıp yıkmak, herkese küfretmek, herkesin canını yakmak istiyordu; çünkü canı çok fazla yanıyordu.


Dizlerinin bağı çözüldü birden. Olduğu yere çöktü. Gözlerinin yaş bombardımanı altında yenilgiye uğrayan yanaklarından alevler çıkıyordu adeta. Tüm vücudu buz kesmişti. Boş bakışlarla eskiden “Babam” dediği o beyaz şeye (!) bakıyordu. Baktıkça da kinleniyordu.

Akşam olduğu için cenazeyi sabaha gömeceklerdi. “Eskiden babası olan bu beyaz şeyi,” sabah olunca yerin dibine gömeceklerdi. Peki, içinden çıkıp giden babası neredeydi? “Eğer sadece içindekiyse babam olan, benim yıllarca öptüğüm o yanaklar, beni okşayan o eller kimin ya da neyindi?” Beyni bulanıyordu. Bedenler ruhlara mezar edilmiş cansız kuklalardı; artık bundan emin olmuştu Rüya. Ve evinin ortasında uzanan bu kukladan nefret ediyordu. Kuklanın, babasını hiçliğe uğurlarken neden bu kadar acele ettiğini bir türlü anlayamıyordu, sadece ağlıyordu.

Derken dünyaya döndü Rüya. Her tarafta ağlayanlar, sızlayanlar ve bağıranlar vardı. Bir dolu gereksiz kalabalık. “Biz kendi kendimize de ağlayabilirdik,” diye düşündü. Gücünü toparlayıp şoku atlatmış gibi davranarak annesine sarılmalıydı. Annesi Aysu Hanım çok duygusal bir kadındı. Sahip olduğu tek hazine eşi ve çocuklarıydı. O da çaresizdi. Rüya annesine sarıldı. Vücudunun kaskatı kesildiğini hissetti. Buzlukta donmuştu sanki. Çözülmüyordu vücudu. Gözleriyle odayı taradı; ama kardeşini bir türlü göremiyordu. Kimseye de soramadı. Mert neredeydi şimdi? Kendinden korkmaya başlamış ve koşarak odasına saklanmıştı. Babası hata yaptığını, kızını bırakmaması gerektiğini anlayıp her an dönebilirdi geri.


O saatten beri işte bu pencerenin önündeydi Rüya. Ona seslenen onca kişiye rağmen inadına konuşmuyor ve bu acımasız yok oluşa, geride kalan cansız kuklaya bakıyordu.

“Mert geldi!” çığlıklarıyla sıyrıldı girdiği trans halinden ve düşsüz düşünceler âleminden. Ardından birdenbire yaşanan ölüm sessizliği merakını uyandırdı Rüya’nın. Mert’te herkesi sus pus edecek ne vardı? Kapıya gitmek istiyordu; ama tüm vücudu kasılmıştı, et kesmişti bacakları. Bacaklarına hükmedemiyordu, sanki ondan bağımsız hareket ediyorlardı. Yine de azimle, acıya direnerek ulaştı kapıya.


Kapıyı açtığında kapının dibinde bağdaş kurup oturan kardeşini gördü. Zaten beyaz tenli olan Mert kireç gibiydi. Yüzündeki çiller daha da belirginleşmişti. Kar yığını içine atılmış kömür taneleri gibiydi çilleri. Bomboş bakan bu bir çift ela göz, tanıdığı gözlerden çok farklıydı. Sanki bağdaş kurup oturmuş bir insan değil de kapıya bırakılmış boş bir çuvaldı Mert. Öylece yığılmıştı olduğu yere. Rüya dehşete kapıldı. Heyecan içinde kardeşine sesleniyor, yanaklarını tokatlıyor; ama hiç karşılık alamıyordu. Mert’in gözlerindeki tepkisizlik Rüya’nın canını daha da sıkıyordu. Göz kapaklarından tutarak aşağı yukarı hareket ettirmeye çalıştığı gözlerinde hiçbir değişiklik yoktu. Babası ölmüş, annesi perişan olmuştu zaten. Şimdi de kardeşine mi bir şeyler olacaktı? Ne yapacağını bilemedi. Mert’in yüzünü soğuk suyla yıkadı. Akan suyla yarışırcasına birbiri ardına iniyordu Rüya’nın gözyaşları yanaklarından. Evdeki kuru kalabalık artık işe yaramalıydı. Onların yardımıyla Mert’i odasına taşıdı ve biraz dinlenmenin ona iyi geleceğini umut etmeye başladı. Mert’in üzerini örttü ve kenarına iliştiği yatağında onun başını okşamaya başladı. Gözyaşları hâlâ dur durak vermeden yanaklarından süzülürken, bu defa da neredeyse bitmeyen bir ağlama ve onu takip eden bir hıçkırık krizine tutuldu. Bu sırada yatağında doğrulan Mert ablasının boynuna sarıldı. Abla – kardeş bir süre birbirlerinin omuzlarında ağladılar. Birkaç saat sonra yorgunluktan bitkin düşen Mert, ablasının kollarında uykuya daldı, daha doğrusu sızıp kaldı. Dizlerinde ağlayan kardeşine sarılmaktan ve kendini sıkmaktan Rüya’nın sırtı tamamen tutulmuştu.

Vücudunda barbarca partiler veren tüm ağrı, sancı ve sızılara aldırmadan sakinleştiricilerle uyutulmuş, al yanaklarına rağmen beyaz yüzüyle solgunca yatağın kendi tarafına ilişmiş annesinin yanına gitti. Kendini çok yalnız hissediyordu. Kalbi ağrıyordu, ağlıyordu, babasını geri istiyordu.


“Yaradan” denen bir kavram vardı hep. “Yok eden” diye bir şey duymamıştı. Peki, insanların bu yitiş macerası da nereden çıkıyordu? “Yaradan”a yok etmek yakışmıyordu. Artık hiçbir şeyi anlamıyordu. Dünya çok boş geliyordu ve Rüya, bu boşlukta sanki binlerce zincirle ve sopayla durmadan dövülüyordu. Kan sızıyordu hayallerinden. Artık ölüm kokuyordu hatıraları. Yalnızlık tütüyordu yarınlarından. Koltuk değneklerini kaybetmiş ve yere yığılmıştı sanki. Tüm dengesini yitirmişti. “Biri beni bayıltıp durdurmalı.” diye düşünüyor; ama sakinleştiricilerle sahte uykulara dalmayı da reddediyordu. Artık iyice yorulmuştu.


Uzun, çok uzun bir gecenin ardından nihayet güneş yavaş yavaş kolunu bacağını çıkarmaya başlamıştı karşı binaların arkasından. O cansız kukladan nefret etmesine rağmen babasından geriye kalan tek şey de oydu. Ondan ayrılmak istemiyordu. Dünden sonra kefene sarılmış babasının yanına ilk defa gitti. Yüzünü açarak o sevgi dolu suratı öpücüklere boğdu. Bir süre daha ağladı ve olduğu yerde yorgunluktan sızıp uykuya daldı…

Bu defa iş Mert’e düşmüştü. Küçücük bir kız çocuğu gibi savunmasızca babasının cesedi yanına kıvrılıp yatan ablasını kucağına aldı ve yatağına götürdü. Biliyordu ki yatak ucu nöbeti tutma sırası artık kendindeydi. Gözyaşları içinde ablasının ellerini sıkıca tuttu ve “Yalnız kalmaktan çok korkuyorum,” dedi fısıldar gibi…


Derken birden ışıklar yandı ve sinema salonunu dolduran ağlamaklı onca insan ihtiyaç molası için dışarıya çıktı. Gülden hâlâ filmin etkisindeydi. Sarsılmıştı. Titriyordu. Ara falan istemiyordu, film bir an önce başlamalıydı ama o kadar çok gerilmişti ki ikinci bölümü kaldırıp kaldıramayacağından emin olamıyordu. Bütün bedeni yaz mevsiminin ağustos ayında olmalarına aldırmadan buz kesmişti. Bordo kadife kaplı rahat koltuğundan apar topar kalktı ve hışımla önce salonu sonra da sinema binasını terk etti. Caddeden geçen ilk taksinin önüne atlayarak onu durdurdu ve aceleyle açtığı arka kapıdan içeri boş bir çuval gibi bıraktı bedenini. Titreyen sesi ve gıcık yapan boğazındaki düğümler konuşmasını engelliyordu. “Kaynaklar”a derken ağlamaya başlamıştı artık yeniden.

Babasıydı aklındaki nostaljik filmin başrol oyuncusu. Perde perde yaşanmışlıkları canlanıyordu gözünde. Yol boyunca boş bakışlarla cama dayadığı başı ve ağlayan gözleriyle, tutulduğu hıçkırık krizi yüzünden uyuşturucu krizine girmiş gibi görünüyordu, kendini kaybediyordu. Geçmişe ait anılar parça parça canlanıyordu gözü önünde, aynı bir tiyatro sahnesi gibi. Anılar tiyatrosu bir türlü perdesini kapatmıyordu. Derken mezarlığın önünde taksiden indi ve ılık ılık esen yaz rüzgârında gözyaşlarının yanaklarında yarattığı tatlı serinlikle mezarlar arasında yürümeye başladı. Her mezarın yarattığı ayrı bir trajedi olduğunu düşündükçe dehşete kapıldı ve babasının mezarı önünde çöküp kaldı.

“İlhan FORSACI, Nisan 1960 – Mayıs 2003, Ruhuna El Fatiha”!

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube