ÇOCUĞUM OKUYACAK MI DOKTOR?

En son güncellendiği tarih: May 9



Okuma sevgim daha okumayı öğrenmeden başlamıştı. Evde büyük kardeş bulunmasının avantajıydı. Okumayı sökememiştim ama harflerin hepsini biliyordum, rakamları da. Ablam okuldayken kitaplarını uzun uzun inceliyordum, resimlerinden hikayeler kuramadığım sadece yazılı olanları bile. İlkokula başlamamla okumayı öğrenmem bir oldu desem yeridir. Sonra da elime ne geçerse okudum. Karikatürler, gazetelerin ekleri, çocuk kitapları, yemek tarifleri... Bu konuda da şanslıydım aslında. Evde çok kitap yoktu belki ama gittiğim okulların hep iyi kütüphaneleri oldu. Doğum günü gibi özel günlerde hediye olarak talep etme, arkadaşlarla değiş tokuş yapma, çok zorda kalınca utana sıkıla korsan alma derken üniversiteye başladım. Kaydımı yaptırdıktan sonra ilk gittiğim yer kütüphane oldu. Resmen gözlerim yuvalarından fırlamıştı. Hani çocukların kaydıraktan kayarak atladıkları top havuzları var ya, kendimi o renkli topların içine düşmüş gibi hissetmiştim ya da Varyemez Amca’nın kasasındaki altınların arasında kulaç atar gibi. Daha önceden kütüphane görmüşlüğüm vardı elbette. Hem oturduğumuz semtin kütüphanesine hem de merkezdeki kütüphaneye üyeydim ama gelin görün ki ilk kez o kadar büyük bir seçkiyle karşılaşıyordum. Ölüp de cennete gitmek gibiydi.

Üniversitede öğrenci olduğum süre boyunca kütüphaneden derslerim için faydalanmadığımı söyleyebilirim. Evet, biraz yüz kızartıcı. Çeşit çeşit kitap okudum. O zamana kadar sadece edebiyat derslerinde zorunluluktan okuduğum Klasik Türk Edebiyatı ile gerçek anlamda tanıştım. Dünyanın her ucundan yazarların eserlerini gördüm. En güzeli de orijinal dilinden kitap okumaktı. İngilizce dersleri sırasında okuduğumuz sadeleştirilmiş kitaplar gibi değildi. İlk başta çok zorlanmıştım. Uğultulu Tepeler’i okuduğum zamanı hatırlıyorum da önceden tercümesini okuduğum halde o kadar zorlanmıştım ki uzun süre yeniden denemeye cesaret edememiştim. Sonra Gönülçelen’le (Çavdar Tarlasındaki Çocuklar ismi ile de basıldı) denemiştim şansımı. Türkçesini ve İngilizcesini aynı anda karşılaştırarak okuyup gayet de güzel anladığımı görünce özgüvenim artmıştı tekrar. Rica ediyorum, “İkisinin dili bir mi?” diye kafama kakmayın. O zamanlar bu gerçeği görmezden gelmeyi tercih etmiştim. Gönülçelen’in kalbimdeki yeri hala ayrıdır. Ondan aldığım motivasyonla okuduğum bazı kitapların çevirilerine yorum yapacak cüretkâr olmuştum. Mesela en sevdiğim yazar Ursula K. LeGUIN’in kitaplarını en iyi çeviren kişinin Çiğdem ERKAL İPEK olduğuna karar vermiştim, ya da çevirmen Mina Urgan’sa kitabın türü fark etmeden gözüm kapalı alıyordum.

Okuma sevdam üniversitenin bitmesi ile tükenmedi. Genellikle mezun olup da iş hayatına atılınca insanlar eskisi kadar okuyamaz. Hele de evlenip ev geçindirme stresini de yüklenince çoğu kişi için lüks gibi algılanmaya başlar. İş saatleri uzundur. Yolda çok vakit kaybedersiniz, eve gelince yapılacak işler sizi bekler. Eğer cumartesi ve pazarı tatil olan bir iş bulacak kadar şanslıysanız ancak hafta sonu okuyabilirsiniz gönlünüzce. O da çocuk sahibi olana kadardır. İlk bebeğiniz dünyaya geldi mi en az on yıl koltukta uzanıp kitap okuma hayali kurmayın. Annelik yemek molası ya da tatili olan bir meslek değildir ne de olsa.

Ancak okumaya bir kez bağlandıysanız tamamen kopmanız imkansızdır. İşe gidip gelirken otobüste okursunuz, kendi aracınızla gidiyorsanız öğle tatilinde okursunuz, çocuğunuzun kurstan ya da okuldan çıkmasını beklerken okursunuz, akşam yemeğinin pişmesi için dakikaları sayarken okursunuz, taze anneyseniz bebeğinizi sallarken ya da emzirirken okursunuz. Üç sayfa, beş sayfa da olsa okursunuz. Hiçbir şey olmasa çocuğunuza okuma alışkanlığı kazandırmak için okursunuz. Az okursunuz ama okursunuz. Seviyorsanız bir yolunu bulursunuz.

Hep damarına basıp sinirlerini ayağa kaldırdığım çok tatlı bir anneannem var. Zehir gibi bir kafası olmasına rağmen okutulmamış kız çocuklarından biri. Zihninden hesap yapmakta çok hızlıdır ancak okumayı bilmez. Ondan sebep midir bilmem, okuyanlara kafayı çok takar. Kitap okuduğum için anneannemden yediğim fırçanın haddi hesabı yoktur. Hiç unutmam, mezuniyetten sonraki ilk görüşmemizde elimde kitap görünce şaşırmıştı, “Okul da bitti, daha ne okuyorsun?” diye. “Gözlerin bozulacak.” korkutmalarını saymıyorum bile. “Gözler zaten bozuk, daha ne kadar bozulacak?” diyorum, “Kör olursun” diyor. O kadar çok söyledi ki bir gün göz doktoruma sormuştum, kitap okumak gözleri yorar mı gerçekten, diye. Çok fena makaraya aldı adam. Rezil ettin beni el âleme anneanne.

Annem ve babam ise anneannem gibi değildi, hep okumamı desteklediler. Onlar da sever okumayı zaten. Aslında çocukluğumu birlikte geçirdiğim bütün yakınlarım sever desem yeridir. Ancak annem evlenince okumayı bırakacağımı zannetti uzun süre. Ne zaman yeni kitap alsam “Al, al, evlenince okuyacaksın sanki!” derdi. Bir dönem evlenince beyin ölümü yaşayacağımı, okumayı unutacağımı düşünür olmuştum. Peki ben ne yaptım? Okumayı seven eş buldum kendime. Bana kitap hediye eden bir eş. Evimizi yerleştirirken ilk kitaplıklarımızı kuran, kitap kolilerini açan bir eş... Böylece ilerde çocuğumuz olunca, okuma alışkanlığı kazandırma derdi de olmayacaktı. İkimiz de her fırsatta okuduğumuz için çocuk bizi örnek alacaktı. Zaten armut ağacının dibine armut düşerdi, elma düşecek değildi ya?

Değil. Bizim armut ağacına aşı mı yaptılar, yoksa biz botanikten mi anlamıyoruz bilmem ama bizim oğlan ağacın dibine düşmedi. Bir şeyleri kemirmeye başladığı anda plastik kitap almıştım, nasılsa diş kaşıyıcısını ısırmayacak, o zaman bunu ısırsın diye. Sonra banyo kitabı, yastık kitap, üç boyutlu kitap vesaire... Hepsinin itinayla canına okudu. Bir sürü masal kitabı, hikâye kitabı aldım, uyumadan önce okurum diye. Dinlemeye bile katlanamıyordu. Bazılarını paramparça etti. Kurtarabildiklerimi başka annelere verdim. Okumayı öğrenince belki sever ümidim vardı, o da paramparça oldu. Okumaya çok hızlı geçtiği için sevinmiştim. Hem çocuk kitaplarından hem de kendi kitaplarımdan eğlenceli parçalar okutuyordum belki ilgisini çeker diye. Olmadı. Oturma odamız tıka basa kitap dolu. Bu yaşta annemden “Yeter artık, kitap alma.” azarı işitiyorum. Babası evden dışarı kitabını almadan adım atmaz. Hem elektronik kitap okuyucumuz var hem telefonlarımızda okuma programı yüklü. Anneannesine her gittiğinde dedesini kitap ya da gazete okurken görüyor, annem kitapları sığmadığı için benden raf istiyor, ama bu çocuk “Kitap okuyalım mı oğlum?” cümlesini duyunca kendini kaybediyor!

İnternette, sosyal medyada, gazetelerde, çocuk gelişimi kitaplarında evlatlarımıza okuma sevgisi aşılamanın yollarını görüyorum sürekli. Hepsini denedim ama bizimkinde işe yaramadı. Her çocuk farklıdır diyerek kendi yöntemlerimi uygulayım dedim. Ne de olsa bir çocuğu en iyi tanıyan kişi annesidir. Pazarlık, rüşvet, tehdit, özendirme, şart koşma, kitap fuarlarına taşıma, aklıma ne geldiyse yaptım, uyguladım. Başarısızlık karşımda durmuş bana sırıtıyor. Hâlbuki ne hayallerim vardı… Okuduklarımızı karşılıklı tartışacak, hatta kitaplardan yola çıkıp kendi hikâyelerimizi yazacaktık. Diğer anneler çocuklarının okul başarısı ile hava atarken ben en karizmatik pozlarımla “Benim oğlum sekiz yaşındayken beş yüz tane kitap okumuştu, ilk hikâyesini dört buçuk yaşında yazdı.” diye kasılacaktım. Eğer aranızda tecrübeleri işe yarayan varsa bana da söylesin. Bu acıyla nasıl yaşayacağımı bilmiyorum, oğlumu evlatlıktan reddedebilirim her an.

Bir süredir kendimi avutmanın başka bir yolunu buldum. Sonuçta ben zemini hazırladım, tohumu ektim. Belki çocukken sevmez, yetişkin olunca okumaya başlar. Çocukken, anne babasının çok kitabı olan arkadaşlarım hiç meraklı değillerdi. Onca roman dururdu raflarda, ben alır okur geri getirirdim, onlar okumazdı. Ellerinin altındaki servetten habersiz olduklarını düşünürdüm. Ama o arkadaşlarımın hepsi yirmili yaşlarında sağlam birer edebiyat okuru oldular, geçmişteki açıklarını kapattılar. Şimdi son umudum oğlumun Arap atı gibi sonradan açılması. “Eşim çok hayal kurma.” dese de ben inanıyorum. Oğlum büyüyünce okumayı sevecek. Sevmese de annesinin hatırına sever gibi yapacak.

Neyse, siz edebiyatla kalın, ben de gidip bir köşede evrene pozitif mesaj göndereyim, belki sesimi duyar.


Editör: Burçin KAHRAMAN

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube