ÇİÇEKLİ BASMA

En son güncellendiği tarih: Nis 20


Kapı yumruklanıyor yine. Kaynanası kesin, o gelir böyle alacaklı gibi. Hoş alacaklı ya! Sevincini alır, ağız dolusu gülemezsin, evi süpürürken kısık sesle de olsa sevdiğin bir türküyü mırıldanıveremezsin.


- Düğün evi mi bura, der. Kendi gülmediği gibi kimseyi de güldürmez. Ağzının içinden söylenerek açtı kapıyı Nazife.

- Neredesiniz uyuyor musunuz hepiniz? Ölü toprağı serpilmiş gibi bu saatte!

- Yok ne uyuması açtık işte!

- Senin haydutlar mı dadandı cevize? Ağacı yemişler ağacı! Daha yetmemişti bile hepsi yeşil yeşil! Taş yesinler!

- Yesinler garipler.

- Dil de papuç! Cık cık cık! Davut gelsin de hele...

- Davut gelmez artık diyorlar.

- Gelsin de bak!

“Bedri, Davut'un kardeşi, para çıktı piyangodan. Dünyanın parası hem de... Karısını kızlarını donattı önce baştan ayağa. Bana da eskilerini getirdi benim çok var diyerek. Bilezikleri gözüme soka soka anlattı durdu eltim Fatma.”

Nazife yine kapattı kendini. İçinde bir düğmesi var Nazife'nin, biri böyle kalbini mi kırıyor, çocuklardan biri mi hasta, canı mı yanıyor, Davut'un ipsiz sapsız haberleri mi geliyor, basıveriyor düğmesine. O zaman çocuk oluyor tekrar. Balıklı elbisesini giymiş, üçe kadar okuduğu köy okulunun bahçesinde, koşu yarışı yapılmış, Nazife herkesi geçmiş. İşte düğmeye basınca oraya o güne gidiyor, söyleneni duymuyor, kimse ona ilişemiyor orada. Bu yüzden “Safça biraz.” diyorlar Nazife için. Hiçbirinin kötücül enerjisi, fesatlığı ona erişmediği için kin de tutmuyor kimseye. Nazife okumadan bilenlerden, sırra kendiliğinden erenlerden, kimse bilmiyor.


“Neyse bu Bedri bir iki ay gezdi, yedi, içti, giydi kuşandı. Sonra kayboldu ortadan o Fatma'ya bir memur aylığı kadar para bırakıp. Davut koşturdu, aradı,

araştırdı. Önce dediler ki kaçırmışlardır para için. Öldürmüş atmışlardır Cinli Kavağın o tarafa, dediler. Fatma çok ağladı, her söylenene inandı. Paranın gittiğine mi ağladı, adamın ölüsünün ortada olmayışına mı bilinmez. Derken bu otobüsçülerden biri görmüş, Adana'da pavyonlarda gezer, fenerini orada burada söndürürmüş. Dönmem daha, para da bitince tuvalet temizlerim gene de dönmem, diyesiymiş. Fatma geldi, yalvardı yakardı Davut'a git, bul getir şunu, diye. Davut önce oralı olmadı. O da inanmıyordu kaçıp gideceğine başka bir iş var, diyordu ama haberler gelmeye devam edince bir gidip bakayım, dedi. Davut da gitti gelmez iki ay oldu, ya buldu geziyor ya bulamadı kazıyor. Akıl var da fikir yok bu Davut'ta, kaç nüfus arkanda, ananın dul aylığıyla yarı aç yarı tok... Ana da ana ki yetmemiş cevizlerin peşine düşüp hesap sorar.”

-Latife bir çay koy biberleri de kızartadur!

Latife en büyüğü, 12 yaşında. Kaynanası işe güce koşsun, diye aldı okuldan beşi bitirince. Başını da örttüler el kadar sabinin, oldu mu sana gelinlik kız. Kız enstitüsünün dikiş nakış kursuna gidiyordu, malzeme alacak para yok, diye iki aydır o da bitti.


“Bu Latife 6 aylıktı kucağımda, Davut'a yemek götürüyordum bir gün. Babamı gördüm çarşıdaki hamamın orada. Aklım yerinden oynadı, çöküverdim kaldırımın dibine. Bu babamın yatacak yeri yok. Kızken tatlı ekmeğimizi taş başında yedirdi yetmedi, evlendikten sonra bebesiyle gözüme görünenin kemiklerini kırarım, demiş anneme. İşte orada babamı görünce kucağımda bebeyle çöktüm kaldım olduğum yere. Öylece yüzüme bakmadan yürüyüp gitti yanımdan.” Eskinin adamları işte sevmeyi bilmez, kadın saymayı bilmez. Bir kere bir çocuk sevseler öyle sesli gürültülü de değil, bir kere okşasalar bir çocuğun başını, bir kadına bir papatya olsun uzatıverseler içtenlikle, çözülecek yüreklerinin kiri pası. Sevmekten korkarlar, “Bak hele.” derler, “Kız!” diye seslenirler.


“Davut babam gibi değil, kendince sever çocuklarını. Zafer, Asım Ağabeygilin cipiyle dereye uçtuğunda nasıl deli çıktıydı? Oğlanı sağ salim görünce şimdi köpürür dediydim ya sesi çıkmadı. Anasından da kayırır, gitmeden evvel kapıda çevirmiş kaynanam Davut'u. Bu Nazife ile Ziya gözlerine sürme çekiyorlar, demiş. Çekmem ya hadi beni boş ver, el kadar Ziya gözüne sürmeyi nereden bulsun da çeksin. Davut da gülmüş geçmiş, başkası olsa... Gelir mi ki Davut?”


Ziya; dört numara, biraz değişik bir çocuk ya biraz fazla akıllı ya da eksik akıldan hep. Dokuz aylıktı emeklemeden yürüdü, karıştırmadığı yer tırmanmadığı duvar kalmadı, baş edemediler ayağından yazma ile divana bağladılar. Bir ay sonra çözüp kaçmayı öğrendi, hala aynı. Bahçeye, diye çıkar kaybolur ortalıktan. El âlemin tavuğu bile hava kararınca döner gelir kümesine girer, Ziya'yı ara ki bulasın! Konu komşu dökülüp Ziya’yı ararlar izbeliklerden, yangın yerlerinden bulur getirirler. Okumayı sınıftaki herkesten geç söktü ya matematikten on numara alır hep. Hesap kitap tastamam, konu komşunun bozulanı kırılanı da Ziya onarır. O da böyle işte, değişik.


“Bir tek Kerime doğduğunda dargın bakmıştı Davut. Geçmiş olsun, deyip savuştuydu kapıdan. Kerime de Kerime, dört dörtlük oğlan çocuğu! Çarşıya pazara hepsine koşar. Latife'yi erkenden kanadının altına aldı ya kaynanam Kerime'ye ilişmedi. Benim gibi olmasın da... Her lafın peşine düşmem, kin gütmem, eden bulsun derim diye sessiz belliyorlar beni. Hele eltim açıktan açığa hor görür. Anlamam sanır ama anlıyorum. Anlıyorum da üstelesem ne? Elimi belime koyup sustursam hepsini; ben ne halt ettim, diyecekler sanki. Kinim yok, düşmanlığım yok, öcüm yok benim, ben onları koyacak yer bulamam.”


Zafer, Latife ile Kerime'nin küçüğü, Ziya'nın büyüğü. Öğretmen okulunu kazandı. Davut’un başına bir iş gelmedi de döner gelirse Zafer okula yazılır, öğretmen çıkar.

“Davut olur da dönmezse bir iki güne gider yalvarırım öğretmenlerine Zafer'in, biri olmazsa biri götürür oğlanı okulun olduğu şehre. Parasız yatılı değil mi, bir yol parasına bakar, tavukları satar denkleştiririm. Birinin bari yolu açık olsun. Kızlar zaten üç beş seneye kalmaz evlenir giderler. Ziya da toplar aklını başına elbet. Fahriye kaldı geriye o da daha küçük. Yedi aylık doğdu, ebeler yaşamaz dedi ya yaşadı işte. Kedi yavrularından bile küçüktü beş altı aylıkken.”


Kapı çalıyor gene, kaynanası Davut varken günde bir kere yoklardı şimdiyse beş altı…

- Anne, Nurten Hanım teyze geldi!

Haber mi getirdi, diyerek kalktı Nazife telaşla.

- Gel Nurten abla gel, Kerime terlik ver, çay koy Nurten Hanım teyzene!

-Kalkma Nazife, boşa koşturma çocukları, oturmaya gelmedim. Tavuklara kıran girdi teker teker kırıldılar garipler. Üç tane kaldıydı, Asım ağabeyin kesti demin üçünü de. Bize çok birini size getirdim.

- Sağ olasın be abla, Allah razı olsun!

- Aman bir şey değil lafını ettiğine değmez. Hadi işim çok, uğrarım gene.

Nurten'in ardından bahçeye çıktı Nazife, ocağı yaktı, tavuğu tütsülemeye başladı tiksinerek. Tavuk, yumurta yemez hiç; elleyemezdi bile eskiden ama artık mecbur. “Kızken” tavukları vardı, babası çok düşkündü tavuklara. Bir kara tavuk kaybolmuş bir gün, baba esti gürledi, çil yavrusu gibi dağıldılar, sokak sokak aradılar kardeşleriyle. Tavuk bulununca kesti oracıkta babası, annesi pişirdi. Altı bacıyı dizdi önüne, bir bütün tavuğu mideye indirdi! Ağzını silerken gözlerini belertip bir daha bu evden tavuk yitmeyecek, dedi. O evden bir daha tavuk gitmedi, Nazife de bir daha tavuk yumurta yemedi.


Tavuğu parçalayıp ocağa koymuştu ki Fahriye geldi koşarak:

- Anne babam mı geliyor, onun için mi yaptın tavuğu?

- Babanın karaltısı kayboldu nereye geliyormuş! Dedi hınçla sonra da dilini ısırdı, büyük sözüme tövbe, sen hayırlısını ver Allah’ım, dedi içinden. Yer sofrasını serdi.

- Fahriye büyükannene şöyle gelsin, yemek yesin!

Fahriye hoplaya zıplaya çıktı, Nazife tavuğu ocaktan aldı, eli yandı, bez arandı. Kapıdan tıkırtılar geldi, çocuklara seslendi hiçbiri ortada yoktu. Kapı açılırken elinde tencere ile kalakaldı. Çocukların her biri bir dalında Davut'un, salkım saçak içeri girdiler, Ziya bile kaybolmamış bugün. Gülemedi, ağlayamadı bir an.

- Sana çiçekli basma getirdim Nazife

- İstemezdi, geldin ya!


Yazar: Selva Ezgi Yücel

Editör: Damla Güler Öztürk

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube