ÇİÇEK DESENLİ KIRIK VAZO



Tüm kış boyunca kapalı kalan evin içi hâliyle rutubet kokmaktaydı. “Her yer toz içinde,” dedi kendi kendine Yeliz. Zaten hâlâ neden bu eve gelmiş olduğu sorusunun cevabını kendi bile bilmiyordu. Kapalı perdeleri açtı tek tek; perdeler de kirliydi, makineye attı. “Bir yıl sonra işte buradayım,” dedi, kendi kendine, “Sevilmediğimi öğrendiğim bu evdeyim. Ne korkunç bir toz yığını ve de böcekler tüm salonu kaplamış böyle? Ya camlara ne demeli?”


Koca bir yıl sanki yaşamamıştı, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi dört duvar arasındaki su yeşiliyle boyalı duvarları olan odasından çıkmamıştı. Gözlerini açıp uyanmak ne kadar da zordu! En sevdiği güneş ışığı bile perdeden odanın içine sızsa öfkelendiriyordu onu. Ne yağmuru seviyordu ne de güneşi. Keşke hep gece olsaydı diyordu içinden. En kötü duygu, gururunun yerle bir olmasıydı onun için. Gurursuzluk, küçük düşme… Oysaki küçük düşenin kendisi olmadığının bilincindeydi. Yine de kabullenemiyordu yaşadıklarını.


İşini gücünü yarım bırakmıştı. Değer miydi kendine yaptığı bu eziyete? Ailesi ise gün geçtikçe Yeliz için endişelenseler de pek ses etmemişlerdi. ‘Bırak acısını yaşasın.’ demişti annesi. Babası ise kızıyla fazla yüz göz olmamak için olaya müdahale etmemeyi tercih etmişti. Sarı saçlarındaki boyalar akmış, dipleri görünür olmuştu. Oysa ilk saçını boyattığı gün tüm arkadaşları hayran olmuştu Yeliz’e. O günler çok geride kalmıştı. Dile kolay, insanın ömründen çalınan bir yıl az değildi hani! Tüm gün oda, mutfak ve salon. Her zaman gördüğümüz diziler ve filmlerdeki sahneler gözünüzde canlandı mı sizin de? Anne bir tepsi yemekle kızının odasına girmekte, kızı ise yemeği yememekte direnmektedir. Nasıl yenebilir ki yemek boğazı ve midesi düğüm düğümken insanın? Demek ki tüm o filmler, diziler boşuna çekilmemiş, kitaplar boşuna yazılmamıştı. Yaşanmışlıkların izini taşıyordu her biri.


Nihayet yorgun gözleriyle salonu süzdükten sonra mutfağa yöneldi; her şey bıraktığı gibiydi. Masanın üzerinde duran en sevdiği çiçek desenli vazosunu yere atıp kırdığını hatırladı birden. Mutfak penceresinin camı deniz tarafına bakıyordu. Dolabı açtı; yarım kalmış yiyecekler, şişeler, bayatlamış kahve, kuruyemişler ve diğer ıvır zıvırlarla doluydu. Acıktığını hissetti birden. Bu ruhsuz evde, üstelik de bir başına kalmışken acıkabilmiş olmasına şaşırdı. Ağzı henüz hiç açılmamış bir konserve kutusu ilişti gözüne. Hemen eline alıp tarihine baktı; henüz geçmemişti. Açmak için çok uğraştıysa da başarılı olamadı. Cem olsa, o açardı belki de… Markete de gitmesi gerekti şimdi. Midesinin daha fazla aç kalmaya tahammülü yoktu.


Marketten almış olduğu yiyecekleri sofraya koyarken, en son mutlu olarak ettikleri kahvaltı aklına geldi. Ne olduysa o kahvaltıdan sonra olmuş, büyük bir tartışma çıkmıştı. Cem de arkasına bile bakmadan çekip gitmişti evden. Onun için ne kadar kolaydı çekip gitmek; ansızın, sanki hiç var olmamışçasına. O çekip gitti gitmesine de nişan yüzüğü hâlâ Yeliz’in parmağında değil miydi? İştahı kaçtı birden, kömür karası gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Bunca yıllık emeği çöp olmuştu; o ağlamasaydı da kim ağlasaydı?

Cem’in hayatında başka bir kadın olduğunu nasıl fark edememişti o kahvaltıya kadar? Ya da görmek, kendine itiraf etmek daha zor geldiğinden kabullenmeyi mi tercih etmişti? Tam çaydanlıktan demini almış çayları koyuyordu, günün en sevdiği saatinde, birazdan yaşanacaklardan habersiz…


Kadın, Yeliz’in adresini nasıl bulmuştu ve daha da korkuncu karşılarına nasıl çıkabilmişti öyle pervasızca? Olanları sindirebilmek ne kadar zor olsa da bitmesi gereken her şey günü gelince biterdi. Vazonun kırık parçalarından birkaçı hâlâ yerdeydi. Kalkıp topladı tek tek. Kırık cam parçalarının eline batmasını umursamadan. Nihayet parmağındaki yüzükle vedalaşma zamanı da gelmişti. Kırık cam parçalarının içine attı yüzüğü bir çırpıda. Demek ki insan gözünü karartınca her şeyi yapabilecek kuvveti kendinde bulabiliyordu. “Bu güç içimde var,” dedi kendi kendine. Elbette köhne kalmış eve eski ruhunu verebilir, yeniden eski Yeliz olabilirdi. Çok özlemişti eski kendisini. Güzelce evi temizlemeye karar verdi; telefonundan 90’ların en sevdiği şarkılarından birini açtı. Evdeki tüm pas ve kir tek tek gitsin, ondan geriye tek bir parça iz kalsın istememişti. Ne evinde ne de kalbinde.



Düzeltmen: Tolga Ziyagil


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube