En son güncellendiği tarih: Nis 18


Geçtiğimiz günlerde Murat BAŞEKİM’in Salyangoz isimli öyküsünü okudum. Dr. C isimli biliminsanı zaman yolculuğunun hayaliyle harcanan beyhude çabalar ve paralardan sonra parlak bir fikir bulur. Adına “Çevre” denir kısaca ya da “Benmerkezci dünya”. Teori şudur: Organizmalar bulundukları çevrede gerçekliğe kendi anlamlarını yükler, dünya modelini kendileri kurar. Yani canlılar dış dünyaya tamamen odaklanmak yerine, önceliği yeme, barınma, güvenlik gibi ihtiyaçlara vererek sadece kendilerini ilgilendiren bir “Gerçeklik Tüneli” yaratır ve hayatını ona göre düzenler. Fare gören genç kız ile kedinin farklı tepkiler vermesi bu sebeptendir.


Ödüllü öyküyü bitirdiğinizde kafanızda pek çok yanıtsız soru oluşuyor ama benim aklımda en çok kalan çevre kavramı oldu. Çok değil, sadece lise yıllarında psikoloji dersi almış olsanız bile, bilirsiniz ki çevre hem kişiliğin oluşmasında hem de zekâ düzeyinde büyük rol oynar. Doğduğunuzda, ailenizden aldığınız genler (karakteriniz) kişiliğinizin yalnızca yüzde otuzunu oluşturur, kalan yüzde yetmiş önce ailenizden, sonra okuldan, daha sonra da sosyal ortamlardan alacağınız etkilerle şekillenir. Zekâ da benzerdir, atalarınızdan aldığınız DNA’nıza kodlanmış puanı, okul öncesi eğitim nihai düzeye ulaştırır, yani bir anlamda akıl yaşınızı çevreniz belirlemese de netleştirir.


Peki dünya görüşünüz? Acaba dünya görüşümüzün ne kadarı çevremizden geliyor? Ne kadarı bize özgü? Okumalarımızın, araştırmalarımızın, tecrübelerimizin ne kadarında çevremizin etkisi var?


Ebeveynlerimizi, kardeşlerimizi, milliyetimizi, ana dilimizi seçemiyoruz. Hatta, teoride seçme şansımız olduğu halde inancımızı bile seçemiyoruz, çoğumuzun nüfus cüzdanında din hanesi doğar doğmaz dolduruluyor. Doğduğunuz ailenin maddi durumuna göre ihtiyaçlarınız karşılanıyor, yaşınız büyüdükçe istekleriniz ona göre oluşuyor. İlk eğitimi anne-babanızdan, geniş ailelerde büyükanne-büyükbabalardan aldığınız için, mutaassıp bir ailede doğduysanız daha katı fikirli, serbest bir ailede doğduysanız daha rahat bir insan oluyorsunuz. En basitinden anneniz evin hem içinde hem dışında sözü geçen, güçlü bir kadınsa, kadınları birey olarak görüyorsunuz, ‘birinin eşi, birinin annesi’ olarak değil. Annenizin sosyal hayatı varsa, kız kıza eğlenmeye gidenleri normal karşılıyorsunuz, aksi halde “Onun da orada ne işi varmış?” Babanız ev işlerini paylaşıyorsa hayatın müşterek olduğunu öğreniyorsunuz; sürekli hizmet bekliyorsa “Erkek adamın toz almadığını.” Evet, yaşınız ilerledikçe görüşleriniz değişebilir ancak çocuklukta edinilen bilgiler en kalıcı olanlarıdır, tıpkı sofra adabı gibi. Nasıl çocukken çatalı sol elle, bıçağı sağ elle tutmanız gerektiği öğretilmemişse yetişkin olduğunuzda bile zorlanırsanız, ailenizden kaptığınız görüşleri değiştirmekte de zorlanırsınız. Bu iş öyle arabesk dinleyen babayla, Türk Sanat Müziği dinleyen annenin heavy metal sever oğlu olmaya benzemez. Öyle kemikleşir ki beyin kıvrımları arasında, kalıplardan kurtulmak için harcadığınız çaba ömrünüzden ömür alır.


Çevre deyince tek etken insanlar değil elbette. Neden bahsettiğimi anladınız, kitle iletişim araçları, kısaca medya. Eğer bir istiridye kabuğunun içinde ya da akvarvumda yaşamıyorsanız medyaya maruz kalıyorsunuz demektir. “Ben gazete almayı bıraktım, TV’nin düğmesine basmıyorum, radyo dinlemeyeli yüzyıllar oldu,” demeyin boşuna. Annenizi ziyarete gidiyorsunuz, televizyonda favori yarışması var. Arkadaşınız akşam yemeğine geliyor, hemen takip ettiği diziyi açıyor. Sosyal medya hesaplarınız varsa mutlaka zaman akışına kaçmaya çalıştığınız görüntüler düşüyor. İnsan sosyal bir varlıktır, dünyadan tamamen kopamazsınız. En fazla minimumda tutarsınız sunulanları.

Peki, bir zamanlar tartışıldığı gibi, kitle iletişim araçlarında gördüklerimiz bizi etkiliyor mu? Çevre anlayışımızı değiştiriyor mu? Evetse ne kadar etkiliyor?


Daha doğrudan örneklerle başlayalım açıklamaya. Sinemalarda bir dönem işkence dozunun yüksek olduğu filmlere rağbet vardı. Bir dalgaydı, tıpkı 80' lerde gördüğümüz, 2000’li yıllarda tekrar atağa kalkan zombi filmleri gibi. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki şiddet haberlerine dikkat çekmek (şiddet pornosu) ya da boş kalan sütunları doldurmak için Testere, Teksas Katliamı, Otel gibi filmlere atıflarda bulunmak iyi bir yoldu. “Jigsaw cinayeti” türünden saçma sapan başlıklara bile maruz kaldık. Gerçek şu ki filmlerin insan davranışlarına etkisi yok denecek kadar az. Eğer yüksek olsaydı, iyiliğin ön

plana çıktığı filmler daha çok izlenirdi. Kimse filmde gördü diye gidip birini işkenceyle öldürmüyor, seri katil olmuyor. Ya da Dönüş Yok filmindeki gibi, alt geçitten güvenli şekilde karşıdan karşıya geçmek isteyen kadını bıçakla tehdit edip zorla sahip olmuyor. Ya da tecavüze uğrayan kadını görünce hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp gitmiyor. Diğer milletleri bilmem ama biz Türk’üz, kim olsa koşar o kadını kurtarırdı, en azından denerdi. Tamam, kadınları döveriz, ezeriz, öldürürüz ama yardıma muhtaç insana da el uzatırız. Yeri gelmişken araya sıkıştırmak istiyorum, o sahneden dolayı Gaspar Noe’dan öyle nefret ettim ki sonrasında el attığı hiçbir işe bakmadım.


İş televizyona gelince durum değişiyor. Çünkü sinema daha kontrollü bir alan. Filme ulaşmak için vakit ayırıp bilet almanız, film platformlarına üye olmanız ya da internet üzerinden online izleyebileceğiniz, ücretsiz indirebileceğiniz alan bulmanız gerekli. Ulaşmak için çaba harcadığınız kadar olay akışını takip etmek için de uğraşmalısınız. Eğer kaliteli bir yapım izlediyseniz, verdiği mesaj şiddet sahnelerinin önüne geçtiğinden aklınızda kalan kan banyosu olmuyor. Ancak televizyonlar birbirinden kalitesiz yapımlarla dolu. Yarışma programları arasında bilgi üzerine olan kalmadı desek yeri. Yarışmacılar tribünlere oynamaktan katılma amaçlarını unutmuşlar. Çocuklarınız, görevini başaramayınca sinirle bağırıp çağıran, etrafa saldıran, küfür eden insanları görünce ne mesaj alıyor sizce? Yetenek yarışmasını köpeğin kazandığını gördükten sonra çocuğunuzu ders çalışmaya ikna edebilir misiniz? Ya da liseyi güç bela bitirmiş Youtuberlar paraya para demezken? Yemek yarışmasında deniz börülcesinde sarımsak var diye puan kıran duydum. Sarımsaksız deniz börülcesi mi olur? Yemek seçen adamın yemek programında işi ne? Saçmalık dozunu arttırayım, sunulan gıdaları tatmadığı halde kısa mesajla oy kullanan seyirciler var. Neye göre oy veriyorlar? Durun daha komiğini söyleyeyim, aperatif olarak ikram edilen avokadoyu sevmeyen bir yarışmacı vardı. Üstüne basa basa “Avokado tatlı olur, bu hiç güzel olmamış,” dedi. “Yeterince olgunlaşmamış,” ya da “Fazla yumuşamış, çürümeye yüz tutmuş,” demedi, “Tatlı değil,” dedi! Ve avokadoyu tatlı meyve zanneden bu şahıs karşımızda kendini gurme ilan etti. Hiç mi utanmadı merak ediyorum.


Utanç deyince, eklemeden geçemeyeceğim. Artık rezil olmak diye bir şey de kalmadı. Kaybettiği akrabasını arama maksadıyla televizyona çıkan mağdur, hayatını anlattıkça hepimiz Cem Yılmaz gibi “Hani marjinal bizdik?” diyoruz. Evliyken ikinci eş tutan adamla, onun karısının sevgilisinin hikayesini dinlerken kayıp kişi adına seviniyoruz, ölmüş de kurtulmuştur inşallah diye. Sonra bir kısım bilirkişi çıkıp, “Gençlik çok bozuldu, ahlaksızlık diz boyu,” diye atıp tutuyor. Gençlik bozulmayıp ne yapsın, sabah programında kimin eli kimin cebinde belli olmayan ilişkiler yumağına, öğlen tek derdi çantasıyla ayakkabısının uyumu olan yarışmacılara, akşam ihanetin, şiddetin, kanunsuzluğun baş tacı edildiği dizilere maruz kalıyorlar. Seyrettikleri yarışmalarda en cahil, en arıza tipler birinci oluyor. Biz de bekliyoruz, bu çocuklar çok çalışıp memleketi kurtaracak. Kimse kusura bakmayın, bu yayın politikalarına yeni neslin tavırları müstahak. Hatta hak ettiğimizden bile iyiler. İçlerinde hala temiz kalmayı başaranlar var. Umudumuz onlarda.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube